20 Nisan 2021 Salı

“Yetmiş iki milletin bin renkli bayraklı yurdu”


Önce ilk İstanbullular selamladı Galata’yı! Bu kadim kentin alametifarikalarından palamutlar binlerce yıldır, inatla, güneyden gelerek Haliç’in ağzına yumurtluyor. Ardından Karadeniz’e açılıyor. Yaz aylarında boyu bir sardalyaya ulaşan yavruları Boğaz’ı mesken tutuyor. Sonbahara doğru yağlanıyor ve Galata’yı selamlayarak Akdeniz’e doğru yola çıkıyor. Bu bölgeye Sykai denmeden önce de, büyük Bizans imparatorunun adıyla anılmadan (Justinianapolis) önce de Galata ilk İstanbulluların yaşam döngüsüne tanıklık ediyordu. Önce Bizanslılar, Haçlılar, Cenevizliler, Venedikliler; sonra Osmanlılar, Araplar ve niceleri palamutlara katıldı. Doğunun gizemini çözmeye çalışan seyyahlar da cabası... Bazıları Boğaz’ın en güzel yamacında sadece eğlendi, bazıları meşhur Galata kahvehanelerinde zaman öldürdü, bazıları buraya yerleşti... Hiç kuşku yok ki gidenler de, kalanlar da, kendi kültürleriyle Galata’nın kültürünü zenginleştirdi.


Onlardan biri de İtalyan şair ve gezgin Pietro della Valle. Yaşadığı aşk acısını unutmak için “Grand Delfino” isimli kırk beş toplu bir Venedik savaş kalyonuna binen gezgin, 15 Haziran 1614 tarihinde Galata açıklarına vardı. Della Valle seyahatinin ilk durağı olan İstanbul’a ayak bastığında, 12 yıl sürecek uzun yolculuğunun, onu dünyanın en büyük aşk acılarından birine daha sürüklediğinden habersizdi.  Grand Delfino’daki sayıları 500’ü bulan yolcuları şöyle tasvir etti İtalyan gezgin: “Katolik Hıristiyanlar, çeşitli mezheplerden sapkınlar, Rumlar, Ermeniler, Türkler, Acemler, Yahudiler, hemen hemen her şehirden gelen İtalyanlar, Fransızlar, İspanyollar, Portekizliler, İngilizler, Almanlar, Felemenkler ve bir cümlede bitirmek gerekirse, dünyanın bütün dinleri ve ülkelerinden insanlar... 


Della Valle’nin farklı kültürlerden gelen insanlarla yaşadığı iki aylık deniz tecrübesi, onu İstanbul’un, özellikle de Galata’nın kültür mozaiğine alıştırmış olmalı.  Della Valle’nin çağdaşı Evliya Çelebi’nin Galata’nın o dönemki nüfusu için “200 bin kâfir, 64 bin Müslüman” tahmini her ne kadar tarihçiler tarafından abartılı gözükse de 17. yüzyılda Galata’nın 93 mahallesinin 70’inin Rum, 17’sinin Müslüman, üçünün Avrupalı, ikisinin Ermeni ve birinin Yahudi olduğunu biliyoruz. Sadece bu bilgi bile Galata’nın demografik çeşitliliğinin Della Valle’nin tasviriyle örtüştüğünü gösteriyor. 


Pietro della Valle’nin bir yılı aşkın İstanbul macerasının odağında Galata vardı. Dönemin Venedik Elçisi Almoro Nanni’yle kurduğu arkadaşlık, Padişah I. Ahmed’in huzuruna çıkmasını sağladı. Buranın adetlerine göre giyindi, yaşadı. Galata’nın eğlence hayatını deneyimledi. Türkçe öğrendi, yazma kitap topladı. Doğu’nun edebi kalıplarına merak sardı. Divan geleneğinde yazdığı 41 sayfalık eserinde kendini şöyle tanımlıyordu: Hayret uyandıran bir şekilde yüzüm değişir; yüzümle birlikte, istediğim zaman, istediğim gibi sesim ve konuşmam da. Ve o kadar değişir ki beni, Araplar Arap, Persler Pers sanır...


Della Valle’nin büyük acısına gelecek olursak; İstanbul’dan sonra yoluna devam eden gezgin, Ekim 1616’da Bağdat’ta Mardinli bir Hıristiyan olan Sitti Maani ile tanışıp evlendi. Gezmeye beraber devam ettiler. Sitti Maani 1622 yılının sonunda İsfahan’da bir düşük yaptı ve hayatını kaybetti. Della Valle yaşadığı felakete rağmen, eşiyle aldığı karara uydu ve geziyi tamamlama kararı aldı. Eşinin mumyalanmış naaşıyla önce Hindistan’a sonra Pakistan’a gitti. 28 Mart 1626 tarihinde İtalya’daki evine döndü. Sitti Maani’nin naaşı Roma’daki Santa Maria in Aracoeli Kilisesi’ne defnedildi. 


Pietro della Valle’den iki yüzyıl sonra, bu defa Fransa’nın yetiştirdiği en büyük yazarlardan biri olan Gustave Flaubert uğradı Galata’ya... “Madame Bovary”nin, “Bouvard ve Pécuchet”nin, “Makbul Fikirler Lügati”nin yaratıcısı Flaubert’in, arkadaşı Maxime du Camp’la çıktığı Doğu yolculuğunun son ayağı İstanbul’du. İki arkadaş, 1850 yılının Ekim ayında Galata’daki Justiniano Oteli’nde kaldı. Flaubert, arkadaşı Louis Bouilhet’ye yazdığı mektupta şöyle anlatıyordu İstanbul’u ve Galata’yı: Gelelim İstanbul’a. Buraya dün sabah vardım, bugün sana hiçbir şey anlatmayacağım, bir tek şunu bil: Fourier’in burası hakkında daha sonra yeryüzünün başkenti olacaktır düşüncesiyle çarpıldım. Gerçekten de insan soyu gibi devasa bir şey. Hani Paris’e girerken yaşadığın o ezilme duygusu var ya, asıl burada insanın içine dirsek ata ata işliyor; öylesine çok yabancısı olduğum insan var ki burada, Acem’den Hintli’ye tut da Amerikalı’dan İngiliz’e kadar bir dolu bambaşka kişilik; hepsiyle birden karşılaştığında insanın kendi kişiliği eziliyor. Sonra, dehşet bir şey bu. Sokaklarda kayboluyorsun, ne başı belli, ne sonu. Mezarlıklar, şehrin ortasında bitmiş ormanlar gibi. Galata Kulesi’nin tepesinden bütün evleri ve camileri görmek mümkün... ”


Realist akımın öncüsü Flaubert, Galata’nın karanlık yüzüyle de yüzleşmeyi ihmal etmedi: Işıklar sönük, yollar pis. Arka avlulara bakan pencerelerden kulakları tırmalayan keman ve gitar sesleri geliyor. Pencerelerde ve kapı eşiklerinde, Avrupalılar gibi giyinmiş, saç biçimleri eski Yunanlarınkine benzeyen, kirli suratlı fahişeler boy gösteriyorlar. Abélard ve Héloïse’in daha kötü taklitleri... ”


Flaubert’in yaşadığı ezilme duygusunu, ondan çeyrek asır sonra İtalyan yazar Edmondo de Amicis de yaşadı. De Amicis’in kaleme aldığı İstanbul seyahatnamesi hâlâ türünün en iyi örneklerinden biri sayılıyor. Marmara’dan İstanbul’a büyüleyici bir sis içinde ulaşan Edmondo de Amicis, yaşadığı heyecanı bu cümlelerle somutlaştırdı: “...Nihayet pusun arkasından önce beyazımtırak yığınlar, son çok yüksek bir şeyin belli belirsiz şekli, sonra güneşin aydınlattığı camların kuvvetli pırıltısı ve sonunda bir dağ, birbiri üstüne, rengârenk, bir sürü küçük ev, ışık içindeki Galata ile Pera gözüktü; minare, kubbe ve selviler altında kalmış çok yüksek bir şehirdi bu, tepenin üstünde gayet büyük sefaret konakları ile kocaman Galata Kulesi, eteğinde ise Tophane’nin büyük top dökümhanesi ile bir gemi ormanı vardı... Çıt çıkmıyordu. Ne yana bakacağımızı bilmiyorduk. Bir tarafımızda Üsküdar ile Kadıköy, bir tarafımızda Saray tepesi, karşımızda Galata, Pera ve Boğaz vardı. Hepsini birden görebilmek için fırıl fırıl dönmek gerekiyordu ve her tarafa ateşli gözlerle, gülerek, elimizi kolumuzu konuşmadan sallayarak, zevkten nefesimiz kesilmiş halde döne döne bakıyorduk... 


De Amicis, Galata’nın dar ve dolambaçlı sokaklarındaki Rum ve Ermeni kahvehanelerini, Galata’nın ünlü tüccar yazıhanelerini, Galata bankerlerinin kurduğu borsayı gördü. Türk hamalın “savulun!”, Ermeni sakanın “var mı su?”, Rum sakanın “crio nero”, Frenk arabacı “varda, varda!” nağralarını işitti. Galata’yı Pera’ya bağlayan tünelin yapımını şaşkınlıkla izledi. Osmanlı restorasyonundan sonra Ceneviz çizgilerini yitiren Galata Kulesi’ni gezdi. Galata’nın yangınlara tanıklık etti. 


Kendi birikimini Galata’nın kent kültürüyle harmanlayanlardan biri de Türk edebiyatının gerçek anlamda ilk popüler yazarı olan Ahmet Mithat Efendi’ydi. Yolları De Amicis’le Galata’nın dar sokaklarında kesişti mi, bilinmez! Ama uzun süre Meclis-i Umur-u Sıhhiye (günümüzün Hudut ve Sahiller Sağlık Genel Müdürlüğü) Reis Vekilliği yapan Ahmet Mithat Efendi’nin Galata’yla olan teşrikimesaisi oldukça fazla... Aynı zamanda iyi bir ticaret erbabı olan Ahmet Mithat Efendi belki de bu özelliğini Galata’daki mesaisine borçludur. 


Rivayet olunur ki Galata’daki işinden çıkıp Galata Köprüsü’nden kalkan Boğaz vapuruna kadar geçen iki dakikalık yürüyüşte aklına bir roman konusu gelir, vapura bininceye kadar romanı tasarlar, vapur Beykoz’a vardığında romanın iskeleti hazır olurmuş. Ahmet Mithat Efendi Galata’nın 19. yüzyıl başındaki tatil günlerini şöyle anlatır: “Galata’nın en kalabalık zamanı Cumartesi akşamından başlayıp Pazar akşamının saat 11-12’sine kadar sürdüğü zamandır. Çünkü Müslüman olsun, Hıristiyan olsun, Yahudi olsun; Galata’dakilerin yüzde doksanı, gerek doğrudan doğruya gerek dolayısı ile, gümrüklerde Avrupalılarla ilgili işlerle uğraşan kimselerdir; bunun sonucu olarak bunlarla büyük tüccarların tatil günleri olan pazar -ister istemez- herkesin de mecburi tatil günü olur. Doğrusu mevsim, karnaval mevsimi değildir; daha sonbaharın ilk ayı olan eylül içindeyiz. Ama Galata’nın karnavala falan ne ihtiyacı var? Karnavalda da, büyük perhizde de; ilkbaharda da, sonbaharda da Amerikan tiyatrosu ve öteki bu çeşitten eğlence yerleri, yetmiş iki milletin bin renkli bayraklarıyla donanır. Hele tatil zamanlarında her meyhanenin önüne laterna denilen birer sandık çalgısı bulunması Galata’yı bir bayram haline koyar. 


İstanbul’un yüzünü batıya dönmüş haşarı çocuğu Galata, dünyanın bütün dinleri ve ülkelerinden insanları” büyülemeye devam edecek. “Yetmiş iki milletin bin renkli bayrağına” yeni sesler, yeni renkler, yeni hikâyeler eklenecek. 


30 Kasım 2020 Pazartesi

Şifacı Stavraki’den Bebek’e armağan!



Fotoğraf: Alman Arkeoloji Enstitüsü Arşivi





Her kim bu havarilerin gizem ve himayesinin 

fazileti olan sudan takvayla içerse, 

onlardan hiçbiri umudunu kaybetmez.
Bu eser onu inşa edebilmek için cömertçe miktarda 

harcama yapan şifacı Stavraki’nin hayratıdır.

1742 yılı Ağustos ayında


Bu fotoğrafın bendeki hikâyesi 30 Ocak 2020 tarihinde Gümüşsuyu’nda başladı. Alman Arkeoloji Enstitüsü’nün zamanı dondurulmuş odalarından birinde, fotoğraflara zarar vermemek üzere giydiğim beyaz bir çift eldivenle, bir kutu Boğaz fotoğrafını karıştırırken bu kitabe fotoğrafıyla tanıştım. Fotoğrafın üzerinde “Bebek” yazıyordu. Fotoğrafçısı, çekim tarihi, konusuyla ilgili bir bilgi yoktu. Belki de bu bilgiler yazsaydı, bu fotoğrafın üzerinde durmadan diğerine geçecektim. Arkeoloji okumanın getirdiği bir özellik mi bilemiyorum, ama o andan itibaren bu fotoğrafın ne olduğunu, Bebek’te nerede çekildiğini bulmam gerektiğini hissettim. Belki de Bebek’te çekilmemişti. Bir yanlışlık sonucunda Bebek diye kodlanmıştı. Bunu bulmanın tek yolu kitabeyi çözmekten geçiyordu. 


B+ dergisinin yazarlarından, tarihçi ve çevirmen Fatih Yücel’i aradım. Uzmanlık alanı olmamasına rağmen kitabe onda da aynı merak duygusunu uyandırmış olmalı ki Yücel de çalışmaya başladı. Akademisyenlerin kullandığı online bir çeviri platformuna kitabenin fotoğrafını koyduğumuzda kitabenin dilinin ne olduğundan bile emin değildik. Sadece üzerinde okuyabildiğimiz bir kaç Yunan harfinden dolayı Yunanca olabileceğini düşünüyorduk. Ardından kitabenin 9. yüzyılda Selanik’teki bir manastırda iki aziz tarafından Slavlara Hıristiyanlığı yaymak için yaratılmış bir alfabe olan Glagolitik olduğundan şüphelendik. Bu bilgi doğruysa bu kitabenin Bebek’te ne işi vardı? Neyse ki şüphemizin doğru olmadığını, online platforma üye, dünyanın neresinde yaşadığını bilmediğimiz bir akademisyen şu kısa notla bildirdi: “Bu Yunanca, %89 eminim. Birkaç Yunanca kelimeyi çıkardım. Tarihi Ağustos 1742 olabilir.” Nerede, niçin yazıldığını bilmediğimiz kitabenin tarihini yüzde yüz olmamakla birlikte çözmüştük. Eğer bu kitabe hâlâ Bebek’teyse Bebek’in en eski tanıklarından biri olmalıydı. Bunu çözmek için kitabeyi çözmek kaçınılmazdı ama çeviri platformundan daha fazla yardım alamadık. 


Aklıma Koç Üniversitesi Geç Antik Çağ ve Bizans Araştırmaları Merkezi’nde çalışan arkadaşım Barış Altan’ı aramak geldi. Telefonda o ana kadar geldiğimiz noktayı Altan’a anlattım. Onun aracılığıyla Koç Üniversitesi Arkeoloji ve Sanat Tarihi Bölümü Öğretim Görevlisi Haris Theodorelis-Rigas’a ulaştık. Bir gün sonra kitabenin Yunanca transkripsiyonuyla birlikte İngilizce tercümesi elimdeydi. Haris Theodorelis-Rigas kitabenin Bebek’teki ayazmaya ait olduğunu söylüyordu. Üç ay süren merak maratonu, Bebek’teki Aya Haralambos Rum Ortodoks Kilisesi’nin yakınında bulunan, bugün özel bir mülkiyetin bahçesi sınırları içinde kalmış Oniki Havariler Ayazması’nda son buldu. Özel mülkiyette olması nedeniyle ayazma yılda bir gün açılıyor. O gün, B+ dergisi olarak ayazmanın başında olacağız ve siz değerli okurlarımız için Bebek’in en kadim tanıklarından birinin fotoğraflarını bir sonraki sayımızda yayımlamak üzere çekeceğiz. Yardımlarından ötürü Fatih Yücel’e, Koç Üniversitesi’nden Barış Altan ve Haris Theodorelis-Rigas’a, Beşiktaş Belediyesi’nden Nurhan Palakoğlu’na ve Alman Arkeoloji Enstitüsü’nden Berna Güler’e teşekkürlerimizi iletiyoruz.  


B+ 29. sayı

5 Ağustos 2019 Pazartesi

Kent "Suçları" Sergisi

Geçen hafta "haydi siz de bir el atın" demiştim, bu fakir kütükte... Gökhan'dan (Kılınçkıran) bir elden fazlası geldi. 2001 yılında birlikte tasarladığımız Kent "Suçları" Sergisi'ne ait altı paftayı bilgisayarının derinliklerinde bulmuş. Darısı diğerlerinin başına...






30 Temmuz 2019 Salı

"Kente Karşı İşlenen Suçlar Sergisi"

Sami Yılmaztürk'ü kaybedişimizin ardından 8 Mart 2018 tarihinde bir yazı yazmıştım: "Benim Tanıdığım Yılmaztürk"

Yılmaztürk'ün anısını bir nebze de olsa canlı tutmak için onun büyük emeği olan "Kente Karşı İşlenen Suçlar Sergisi" ile ilgili hafızamda kalanları kütüğe işledim. Serginin paftalarını hâlâ bulmaya çalışıyorum. Ama şu ana kadar başarılı olamadım.

İsmail Üstün'den 28 Haziran 2019 tarihinde gelen WhatsApp mesajı umudumu arttırdı. İsmail Bey evraklarını düzenlerken 19 Nisan 2001 tarihli "Kente ve Kentliye Karşı İşlenen Suçlar Sergisi" toplantısına katılanların listesini bulmuş. İsmim geçtiği için bana yollamış. Ben de ona "Benim Tanıdığım Yılmaztürk" yazısını gönderdim.





















Bu sürpriz beni kendi arşivimi karıştırmaya yöneltti ve aşağıda görselini gördüğünüz
evrakı buldum. Anlaşılan iki sayfalık bir yazı ama bende sadece birinci sayfası kalmış. Yavaş yavaş serginin detaylarını tamamlamaya ne dersiniz? Haydi siz de bir el atın!



26 Nisan 2018 Perşembe

Abbasağa


2014 yılı olmalı, oturduğum mahalleyi yazmıştım bir dergi için... Buraya koyayım, kaybolmasın... 2014'ten bugüne bayağı bir değişiklik olmuş, yazmadan geçemeyeceğim. 

Kahraman mahalle yeni düzene karşı

Bazen bir sokağı, bir mahalleyi veya bir kenti anlamaya çalışırken önünüze sunulan rakamlar, istatistikler, tarihçeler, falanca padişah döneminde kurulup filanca kral zamanında geliştiğini anlatan bayatlamış bilgiler size hiçbir şey ifade etmeyebilir. 

Sabah erkenden yola koyulup sokaklarında kaybolmak; fırınından aldığınız dumanı üstünde böreği yandaki kahvenin demli çayıyla midenize indirmek istersiniz. Parkında soluklanıp sevdiğiniz bir şairin şiirini mırıldanmak veya bir meydanında tesadüfen rastladığınız sokak çalgıcısını dinlemek hoşunuza gider. Yüzlerce sayfa tasniflenmiş bilginin size aktaramadığı duyguyu bir sokağı başından sonuna kadar yürüyerek hissedebilirsiniz.

Veya hissedebilirdiniz!

Çünkü artık yaşadığımız kentler bizim olmaktan yavaş yavaş çıkıyor. Dar sokaklarımızı, geleneksel dokularımızı, mahallelerimizi, komşuluk ilişkilerimizi kapitalizm denilen doyumsuz canavara kaptırmak üzereyiz.

Madalyonun karamsar tarafında küresel politikaların etkisindeki insanların basit birer tüketici olarak kodlandığı bir çağın resmi var. Bu politikaları şekillendiren güçler sokakların, mahallelerin, kentlerin bizim olduğunu hafızalarımızdan silmek için sistematik olarak çalışıyor. Öznesi olduğumuz dünyanın nesnesi olmaya zorluyorlar. Maalesef amaçlarına ulaşmak için önlerine ne geliyorsa yıkıyorlar.

Ama bir de madalyonun diğer yüzü var. Sizlere umut aşılamak için Beşiktaş’ın bir mahallesini ziyaret edeceğiz bu sayfalarda. Madalyonun iyimser yüzündeki mahallede insanlar hâlâ öznesi oldukları bir hayatı yaşamak için direniyor. Komşusuna yardım ediyor, esnafa selam veriyor, bir arada yaşamanın ve paylaşmanın paha biçilmez bir değer olduğunu çok iyi biliyor. Onun için Abbasağa Mahallesi’ni tanıtırken 17. yüzyılda sarayda Haremağası olan, mahallenin kurucusu Abbas Ağa’dan bahsetmek yerine yukarıdaki değerlerin koruyucusu Abbasağalılardan bahsetmeyi yeğliyorum.

Abbasağalılar müziği ve eğlenmeyi sever. Mahallenin kalbi Abbasağa Parkı her yaz birbirinden güzel konserlere ev sahipliği yapar. Sıcak yaz gecelerinde Entu’nun Rock sound’uyla harmanladığı Karadeniz ezgileriyle horon tepen bir İngiliz’i görebileceğiniz İstanbul’daki tek mahalle Abbasağa’dır.

Üzerine şarkı yazılmış bir mahalledir Abbasağa. Abbasağa Parkı parçasının sahibi Abbasağalı Baba Zula’nın neredeyse her yaz parkta verdiği konserler Abbasağalılar için bir mahalle ritüeline dönüşmüştür. Sadece Abbasağa’dan değil İstanbul’dan birçok müdavimi oluşmuştur Abbasağa Parkı’ndaki Baba Zula konserlerinin...

Abbasağalılar misafirperverdir. Gezi Olayları sırasında piyanosuyla birlikte Taksim’deki direnişe destek vermeye uzak diyarlardan gelen Davide Martello’ya gönlünü açmayı bilmiştir. Martello’nun binlerce kişinin önünde Abbasağa Parkı’nda ağlaya ağlaya verdiği konser Abbasağalıların belleğine kazınmıştır. Eğer bir gün Beşiktaş Belediyesi mahallelilerle birlikte Abbasağa’da bir bellek mekânı veya bir mahalle müzesi açmayı planlarsa o mekâna konulacak ilk obje Martello’nun piyanosu olabilir.

Ve “çapulcu”dur Abbasağalılar. Yeri geldiğinde mesajını tencere tavasıyla gürültü çıkararak verir, yeri geldiğinde kol kola yürür Beşiktaş’a, biber gazına karşı...

Abbasağa Forumu ile birlikte tescillenen bir özelliği de ayrıştırıcı değil kucaklayıcı olmasıdır Abbasağalıların... Her kesimden, kimlikten, milletten insanın fikirlerini rahatlıkla söyleyebildiği bu forum Gezi Parkı direnişiyle başlayan özgürlükçü hareketin kalesine dönüşmüştür. Gezi Parkı olaylarının yaşandığı Haziran-Temmuz 2013 tarihlerinde Abbasağalılar her gün binlerce kişiyi büyük bir zevkle burada ağırlamıştır.

Aynı zamanda saygılıdırlar... Abbasağa Forumu’na katılmayanlar, hastalar, çocuklular rahatsız olmasın diye takdirin ve yuh çekmenin çıt çıkarmadan nasıl ifade edileceğini de bilirler.

Vefakârdırlar. Bu topraklar için canını, kanını verenleri unutmazlar. Teröre kurban verdiğimiz Abdi İpekçi, Ahmet Taner Kışlalı, Bahriye Üçok, Bedrettin Cömert, Cavit Orhan Tütengil, Çetin Emeç, Doğan Öz, Muammer Aksoy, Onat Kutlar, Uğur Mumcu, Ümit Doğanay ve Asım Bezirci için Abbasağa Parkı’nın en güzel yerini ayırmışlardır. Gezi Parkı olaylarında kaybettiğimiz canlarla birlikte Abbasağa Parkı’nın doğal koruyucularıdır demokrasi kahramanları... 

Şair ruhludur Abbasağalılar. Abbasağa Parkı’ndan Beşiktaş Çarşısına inen yokuşların boş duvarları Cemal Süreyyaların, Orhan Velilerin, Nâzımların dizeleriyle süslüdür.  

Mahallenin rengi olur mu diyeceksiniz ama bu mahalle siyah-beyazdır! Beşiktaş tribünlerinden çıkarak dünyanın konuştuğu bir fenomene dönüşen Çarşı grubunun İnönü Stadı ve Beşiktaş Çarşısıyla birlikte üç mabedinden biridir Abbasağa.  Türkiye’de son yıllarda değerlerini korumak için eğilip bükülmeden varolmayı başarmış Çarşı’dan onur duyar Abbasağalılar.

Uzun lafın kısası insanın insan halidir Abbasağalılar. Vicdanlarını kaybetmemiş, uğruna direneceği değerlerini koruyan, paylaşımdan yana, hayvan sever ve iyi dostlardır. Yazının başında kısaca bahsettiğimiz Abbas Ağa esaslı bir teşekkürü hak ediyor. İyi ki kurmuş Abbasağa’yı! Teşekkürlerin büyüğü ise Abbasağalılara! Bizlere umut veren bir mahalle modelini yaşatmaya direndikleri için...



8 Mart 2018 Perşembe

Benim tanıdığım Yılmaztürk



1990'lı yılların sonu veya 2000'li yılların başı olmalı. Aradım, taradım tam tarihi bulamadım. Bir yandan yüksek lisans devam ediyor, diğer yandan ÇEKÜL Vakfı'nda çalışıyorum. ÇEKÜL'e bir mektup geldi Mimarlar Odası'ndan, bir sergi hazırlığıyla ilgili olarak... 

Bugünlerde rastlanmayacak bir incelikle, Mimarlar Odası hazırlayacağı sergi için sivil toplum kuruluşlarıyla fikir alışverişinde bulunmak istiyordu. Hatta serginin kurgusunu birlikte hazırlayalım diyordu mektup. Gökhan’la (Kılınçkıran) birlikte gönüllü olduk.  İlk toplantı için Mimarlar Odası’nın Yıldız Karakol binasındaki yerine gittiğimizde Sami Yılmaztürk’le tanıştık. Uzun ve üzeri kalabalık bir masa üzerinde sergi üzerine haftalarca kafa patlattık. Katılımcılar, toplantının iki en genç üyesinin çoğunlukla ayakları yere basmayan fikirlerine maruz kaldı. Oturumları yöneten Sami bey, bizi sabırla dinledi, yetmedi bir de serginin teknik hazırlığını iki tecrübesiz gence, yani bize emanet etti. 

O dönem taze mimar olan Gökhan tasarımları yaptı. Photoshop’la ciddi olarak tanışmamız o günlere denk gelir. Ayrıca ilk editörlük tecrübem de bu olabilir. Çünkü bize ham metinler veriyorlardı; bunlardan başlık, spot çıkarmak bizim işimizdi. Ayrıca Gökhan’ın çizdiği yazı alanlarının içine sığmayan metinleri makaslamayı veya tam tersini ben yapıyordum. Gökhan’ın evinde uzun geceler boyunca, herhalde 20’den fazla paftayı zevkle hazırladık. Kâğıthane’de bir baskı atölyesinde paftaları basmaya gittik. Kâğıthane meydanında bir kahvede heyecanla sonuçları beklediğimizi dün gibi hatırlıyorum. Büyük ihtimalle ikimizin de ürettiği ilk ciddi işlerdi. İşler beğenildi. Birçok yerde sergilendi. Paftalar sergilerde geze geze paralandı diyebilirim. 

Biraz önce Gökhan’ı aradım hangi “kent suçlar”ını hazırlamıştık diye... İkimizin sığ hafızasından bugüne gelenler sadece “Kız Kulesi”, “Koç Üniversitesi Kampüsü”, “Fenerbahçe Pyramid Alışveriş Merkezi”, “İş Kuleleri”… Umarım Gökhan evindeki hard disk’lerde işleri bulur ve ben bu fakir kütükte yayınlarım. 

Şimdi düşünüyorum da böyle bir sergiyi bugün hazırlamak neredeyse imkânsız. Ne tarafa dönseniz kente ihanet eden yüzlerce mimari projeyle karşılaşıyoruz. Herhalde içinde bulunduğumuz günlerde kolay olan kente saygılı projelerle ilgili bir sergi yapmak. Çünkü sayıları bir elin parmaklarını geçmez!

Bu arada Gökhan, o günlerde Sami Bey’in bir jestini hatırlattı telefonda: İş bittikten sonra taze mimar Gökhan’ın Mimarlar Odası kaydı yapıldı ve ilk yıl aidatı bedelsiz olarak armağan edildi. Taze bir arkeolog olarak bana kalan ise bir işi başarmanın heyecanı, gururu ve güzel insanlarla tanışmanın mutluluğu oldu.

1 Ağustos 2016 Pazartesi

"Müzik devam etmeli"

15 Temmuz 2016, Cuma. İstanbul Caz Festivali kapsamında Hugh Coltman'ın konserini dinliyoruz. İzleyicilerin yarısı telefonlarından henüz açıklığa kavuşmayan girişim hakkında bilgi almaya çalışıyor. Önümüzde oturan yaşlı teyzeler, "ne terbiyesiz insanlar, konsere gelmişler, telefonlarını elden düşürmüyorlar" diye fırçayı basıyor. Durum ciddileşince ilk toz olanlar onlar oluyor. Konserin ilk yarım saatinden sonra insanlar önce birer ikişer, sonra kitleler halinde mekânı terk etmeye başlayınca Coltman "nereye gidiyorsunuz, burada eğleniyoruz" diyor.

Sonraki durum biraz çektiğim videoya yansıdı. Bir hanımefendi ayağa kalkıp İngilizce olarak durumu Coltman'a anlatıyor. Ardından Coltman Fransa'dan geldiğini, orada da İşid saldırısının olduğunu, yine de müziğin durmaması gerektiği söylüyor. Konserde kalan bir avuç insanı ön tarafa çağırıyor. O da seyircilerin arasına inerek çıplak sesiyle Mona Lisa'yı söylüyor.

15 Temmuz gününe dair hafızamda kalacak tek güzel an, o üç-beş dakikanın içine sığıyor. Teşekkürler Hugh Coltman!