8 Aralık 2014 Pazartesi

Mektepten iki arkadaşın buluşması

Haluk Özberki'yi geçen mayıs ayında kaybettik... Rasih Nuri İleri'yle aynı yılda, 1920'de doğmuşlardı. Galatasaray Lisesi'nde sınıf arkadaşlarıydı. Geçtiğimiz gün Rasih Nuri İleri'yi Haluk Bey'in yanına yolcu ettik. Şansları bol olsun, kadehleri rakı dolsun...

Fotoğrafı 2011 yılında Doğan Apartmanı'nda bir öğle vakti çektim,
yönetmen Kurtuluş Özgen Nail V. Çakırhan belgeseli için Rasih Nuri İleri'den görüş alırken...
Öğlenleyin gelini Mahmure Hanım'dan bir duble rakı istedi.
Çakırhan'ı elindeki kadehle anlatmaya devam etti. 

8 Mayıs 2014 Perşembe

"Ölüm korkulacak gibi birşey değil"

Bu fakir kütüğü bir vefat kütüğüne çevirmeyi elbette istemezdim. Ama bu yılki bahar sadece havasıyla değil ölümleriyle de daha çok sonbahar tadında. 

Haluk Özberki'yi 1996 yılında ÇEKÜL Gençlik Birimi olarak düzenlediğimiz "İstanbul Seminerleri"nde tanıdım. O tarihte 76 yaşındaydı, ben ise 20! Bugün ben 38 yaşını bitiriyorum ve onun 94 yaşında hayata gözlerini yumduğunu öğrendim. 

Hani kaybettiğimiz insanların ardından "onu bir kelimeyle, bir cümleyle anlatmak mümkün değil" derler ya, Haluk Beyi kısaca anlatmak çok kolay: "Herşeyi bilirdi". Ama herşeyi... Öyle ki benim nasıl olduğumu bile benden daha iyi bilirdi. 

Haluk Beyin ölüm haberini öğrenince bilgisayarımı açtım. 2012 yılında, sonunu maalesef getiremediğimiz bir kitap için 7 ay çalışmıştık. O anlatmış ben de kaydetmiştim. 17 Ocak 2012'de kaydettiğim söyleşisinde ailesini anlatırken ölümden bahsetmiş: 


"İnşallah herkes, benim annemi babamı sevdiğim kadar sever. Dünyada servetlerin en çeşitli, en renkli, en büyüklerinden biri annesini babasını sevmek... Ben babamın mezarına gidiyorum, neşeyle dönüyorum. Annemin mezarına gidiyorum mağmum dönmüyorum. Benim kızım annemle beraber yatıyor Feriköy’de, erik ağacının altında... Onun için hiç keder duymuyorum. Bu hayatın gerçekleri, ayrılmaz parçası. Ölüm korkulacak gibi birşey değil. Korksan bile gittikten sonra korkmuyorsun ki!"

Hayatı dolu dolu yaşayarak korkmadan gitti Haluk Bey. Çok özleyeceğiz onu...

11 Nisan 2014 Cuma

İNSANIN İNSAN HALİ: KERİM ÖKTEN

Onu ilk tanıdığımda Ortaköy'deydik, Galatasaray Lisesi'nde... Ufacıktım o zaman. 11- 12 yaşımda... Kelimenin tam anlamıyla ufak... Minya'dan bile ufak. Hatırladığım tek şey bana göre iri yarı hali ve çıt çıtlı eşorfmanlarıydı. Sadece TRT ekranlarında gördüğümüz NBA takımlarının eşorfmanlarının benzeri onda vardı. Lakers'lıydı... Daha da önemlisi Galatasaraylı abilere benzemiyordu. Sert, mütecaviz, buyurgan değildi. Güleryüzlü, yol göstericiydi. 

Sonradan öğrendim ki fotoğraf çekmeye başlamış ve bu konuda adı sanı dünyaca bilinen biri olmuştu. EPA'nın fotoğrafçısıydı. Yıllar sonra fotoğrafçı arkadaşlarımın tamamı ona Kerim demesine rağmen ben ona hep ''Kerim abi'' dedim, çünkü onu öyle bildim... 

Ardından 2012 Olimpiyatlarında altın madalya kazanan Aslı Çakır Alptekin'in canlı yayında zafer turunu atarken Kerim abinin, ''Aslı'' diye bağırışı kulağıma geldi televizyondan... Kazandığımız ilk altından çok onun Aslı'yı çağırmasından gurur duydum, nedendir bilinmez. 

O uzaklarda yaşasa da sürekli yollarımız kesişti. 1 Haziran'da, İstanbul'un karmakarışık durumunda evlendiğim günden tam sekiz gün sonra Taksim Meydanı'nda gördüm onu karısıyla... Dayanamamış geri dönmüştü İstanbul'a... Ve Gezi'nin en güzel fotoğraflarını çekti. Hatta benim güzel karım Duru'yla ilk fotoğrafımı Taksim'de Gezi olayları sırasında çeken yine oydu.  

Doların fırladığı günlerde Eminönü'nde bir döviz bürosunun önünde fotoğraf çekerken rastladım. Türkiye'ye dönmüştü. Artık bizimleydi. Sultanhamam'ın daracık sokaklarında çorba içip kazandibi yedik. Kaybettiğimiz telefon numaralarımızı birbirimize verdik. 

Sonraki karşılaşmamız onun World Press Photo'daki jüri üyeliği nedeniyle olamadı ve bugünkü kötü habere kadar sesi çıkmadı. Çıksaydı, yeni taşındığımız evimizde güzel bir kahvaltı edecektik. O sadece dünyanın en iyi foto muhabirlerinden biri değildi, iyi bir insandı... Her ne kadar birbirimize uzak kalsak da hep güler yüzlü olduğunu bilirdim. Onu hep özlemle, saygıyla anacağım! Çünkü o benim Kerim abimdi. 

24 Ağustos 2013 Cumartesi

UMUDUN VAR MI İSTANBUL'DAN?


Teftişe güney sahillerinden başlamak yerine biraz İstanbul'a bakmak, Türkiye'nin genel resmini algılamak için daha doğru değil mi? Ne dersiniz?

16 Ağustos 2013 Cuma

UYAN UYKUNDAN KAYAKÖY

Kayaköy’den bahsediyorum. Fethiye’ye yaklaşık 15 kilometre uzaklıktaki terk edilmiş köyden... Adında köy olan kentten. 


Terk edilmiş derken yanlış anlaşılmasın. Zaten birçoğunuz biliyorsunuz bu terk edilmişliğin zorunlu olduğunu. Mübadelede Kayaköylülerin kentlerinden koparılış öyküsünü...

Bu yazı bir mübadele öyküsünden çok mübadele sonrasında Kayaköy’ün başına gelenleri anlatıyor. Zaten mübadeleyi, o bahtsız dönemi yaşayanların sesleri hâlâ kulaklarımızda. Hem oradan buraya, hem de buradan oraya gidenlerin yeniden bir yaşam kurmak için ne bedeller ödedikleri hafızalarımızda...

Bazıları zamanın durduğu yer diyor, bazıları terk edilmiş köy diyor bu kent için. Benim için, çocukken yazın sıcağında Ölüdeniz’den dağ yolunu izlerek yaklaşık bir saatte ulaştığım, her gittiğimde de başka bir güzelliğini gördüğüm dimdik ayakta bir kent. Kentlileri 80 yıldır evlerine uğramasa da sürprizleri hiç eksik değil bu kentin. Bir ziyaretinizde Bartholomeos’u sokaklarını arşınlarken görebiliyorsunuz. Bir diğer ziyaretinizde “Yüzbaşı Corelli’nin Mandolini” ve “Kanatsız Kuşlar” kitaplarının yazarı Louis de Bernières’in evlerin gölgesinde notlar alırken... O evi geçtikten sonra, yazdığı bir kitapla bütün dünyanın ilgisini Girit’in dibindeki terk edilmiş Spinalonga Adası’na çevirmeyi başaran Victorio Hislop’a rastlayabiliyorsunuz.

Kayaköy’ün bana yaşattığı sürprizler hayli fazla, sizi fazla yormamak için sonuncusundan biraz bahsedeyim. Çok değil sadece dört gün önce Kayaköy’den geçerken bu güzel kentin bana hazırladığı son sürprizden haberdar değildim. Sürprizin adı Jehan Barbur oldu.  Kayaköy’ün, gecenin düştüğü dar sokaklarında Jehan Barbur’un sesiyle yolumu buldum. Kulaklarım beni Kayaköy Sanat Kampı’na götürdü. Kime dediğini soramadım ama “Uyan” diyordu güzel sesiyle Jehan Barbur:

“Uyan uykundan çok uyursan herşey geçer yaşanmadan
Uyan güzel uykundan ne kadar tatlı olsa da hayat
Uykuyla geçmez yaşanacak o kadar çok şey,
Anlayacak anlatacak çok hikâye var aklımda.
Ama sen uyursan kime anlatırım
Sen gözleri kapalı kalırsan kime...”

Kayaköy uykusundan neden uyanmıyor?


Aslında bunun çok kısa bir cevabı var. Ama baştan hevesinizi kaçırmak istemem. Ben anlatayım, siz kısa cevabınızı verirsiniz. 1923’lerden bugüne boş olan; zamanında (1912) 6500 insanın yaşadığı; geleneksel mimari dokusunu, sahipsiz geçen 80 yıla rağmen hâlâ koruyan bu kenti -Jehan Barbur’un şarkısından ödünç alarak söyleyeyim- güzel uykusundan neden uyandıramıyoruz?

Bunun için size Kayaköy’ün turizm öncelikli kalkındırılması adına yapılan çalışmalardan biraz bahsetmekte fayda var. Çok değil, 1970’li yıllardan bugünlere gelen bir gezinti yapalım.

Kayaköy’ün turizm amaçlı olarak işlevlendirilmesine yönelik ilk proje önerisi 1978 yılında Turizm ve Tanıtma Bakanı Alev Coşkun’a ait. Dünya Bankası’ndan destek alınarak yapılması planlanan proje gerçekleşseydi bütün köy uluslararası tatil köyü olarak düzenlenecekti. Denizle olan bağlantısı teleferikle sağlanacaktı. Tabii ki bu öneri gazete sayfalarını süslemekten öteye geçemedi.

Kayaköy vahşi turizm anlayışıyla tanışıyor


1980’den sonra, Türkiye’nin kapitalizmle yeni yeni tanıştığı yıllarda Kayaköy yine gündemin üst sıralarındaydı.

Alev Coşkun’un önerisi, 1985 yılında Kültür ve Turizm Bakanlığı tarafından geliştirilerek yeniden dillendirildi. Muğla Turizm Gelişim Projesi’nin 1/25 binlik Fethiye-Dalaman Çevre Düzeni Nazım İmar Planı’nda Fethiye çevresine 30 bin yataklı turizm yerleşim alanı programlandı. Bu kapasitenin 12 bini Kayaköy’de yapılacak tesise ait olacaktı. Yanlış duymadınız 12 bin! Zamanında 6500 kişinin yaşadığı Kayaköy’ü 12 bin yataklı dev bir tatil köyüne dönüştürme fikri için girişimci, sermayedar bulunamadı. Eğer o yıl Kayaköy bu plana göre dönüştürülseydi, 2013 yazında Kayaköy’de Jehan Barbur’u değil Serdar Ortaç’ı dinliyor, ay ışığında “binlerce dansöz var”ı mırıldanıyor olacaktım. Karabasan gibi!

Bu tehlikenin o yıllarda farkına varan ileri görüşlü aydınlar da Kayaköy’ü korumacı çevrelerin gündemine taşıdılar. Burada Ekrem Akurgal ve Oktay Ekinci’nin isimlerini anmak gerekir. Temmuz 1988’de Türk-Yunan Dostluk Derneği Kayaköy’e bir inceleme gezisi düzenledi. Başkan Ekrem Akurgal, mimar Oktay Ekinci ve dönemin Muğla Belediye Başkanı Erman Şahin önderliğindeki grubun amacı Kayaköy’ü bir “dostluk köyü”ne dönüştürmekti. Dernek üyeleri Kayaköy’ün turizme açılırken bazı değerlerin göz ardı edilmemesini istiyordu.

Bu istekler, 1-2 Ekim 1988’de Muğla Belediyesi, Mimarlar Odası ve Türk-Yunan Dostluk Derneği’nin Muğla’da düzenlendiği “Kayaköy için Türk-Yunan Barış ve Dostluk Köyü Olsun” başlıklı bir forumda tartışıldı. Forumun 7 maddelik bildirisi  ilgili devlet kurumlarına yollandı. Ayrıca önerileri UNESCO’yla da paylaşıldı. Bildirinin özeti basit: Burası özel bir coğrafyadır. Özel anılar, özel tecrübeler biriktirmiştir. Herhangi bir toprak parçası gibi turizme açılmamalı, ilgili kişiler, kurumlar, ülkeler bu konuda söz sahibi olmalıdır. 

Bildirinin ilgililere dağıtılmasından sonra şaşılacak bir gelişme yaşandı. Bayındırlık Bakanlığı 29 Kasım 1988 tarihli yazısıyla Kayaköy’ün barış ve dostluk köyü olmasına yönelik öneriyi desteklediğini, forumda alınan kararları benimsediğini kamuoyuna duyurdu ve Kayaköy’ün şirketlere tahsisini durdurdu. Devletin sivil bir iradeyi kabul etmesi olarak algılanabilecek bu örnek Türkiye tarihinde bir istisna. Yani hemen umutlanmayın derim ben size... Zaten o yıllarda bu projeyle ilgilenen iki şirket vardı: Kavala Holding Muğla’da yapılan forumdan sonra Kayaköy’e talip olmadıklarını ilan etti. Yer Holding ise projeye talip olduklarını ancak tahsisin yapılmadığını gazeteler aracılığıyla duyurdu.

Kayaköy 1990’lı yıllara damgasını vuruyor


1990’lı yıllarda Kayaköy bir yıldız gibi parladı. Belgeseller çekildi, toplantılar, sempozyumlar düzenlendi, raporlar yayımlandı. Bilimsel çevrelerin ilgisi Kayaköy’e çevrildi. Mimarlar Odası İstanbul Büyükkent Şubesi Kayaköy’ü adeta İstanbul sınırları içine aldı. Şube tarafından gerçekleştirilen bilimsel çalışmaların ilki Galata Grubu’nun 1993-1994 yılında alanda hazırladığı bilgilerden oluşan “Kayaköy Çalışmaları” raporuydu. İkincisi ise 25 Haziran 1994’te Mimarlar Odası İstanbul Büyükkent Şubesi’nde düzenlenen Kayaköy Sempozyumu... Burada tartışılan fikirler “Kaya Çukuru Koruma Planı Raporu” başlığıyla yayımlandı.

1996 yılı Abdi İpekçi Dostluk ve Barış Ödülü “Kayaköyü Barış ve Dostluk Köyü Olsun” başlıklı eseriyle Oktay Ekinci’ye verildi.

















Türkiye Mimarlık Öğrencileri Buluşmaları etkinliği kapsamında 10-21 Ağustos 1998 tarihleri arasında gönüllü 150 mimarlık öğrencisi Kayaköy’de buluştu.

Bu hareketlilik 2000’li yıllara girildiğinde de hız kesmedi. 2000 yılında Mimarlar Odası İstanbul Büyükkent Şubesi ve TÜRSAB işbirliğiyle Kayaköy’deki iki kilisenin (Taxiarhis ve Panayia Pirgiotissa kiliseleri) ve üç konutun rölöveleri alınarak hazırlanan rapor Mart 2001’de ilgili koruma kuruluna sunuldu. Kurul rölöveleri 19 Ağustos 2001 tarihinde onayladı. Fener Rum Patriği Bartholomeos Ağustos 2000’de Kayaköy’e gelerek çalışmaları inceledi. Alan çalışmaları 2001 yazında da devam etti.

12-19 Eylül 2010 tarihleri arasında Avrupa Gençlik Değişim Projesi kapsamında “Kayaköy’ü Deneyimlemek” başlıklı bir çalıştay gerçekleştirildi. UNESCO tarafından “Dünya Dostluk ve Barış Köyü” ilan edilen, aynı zamanda kentsel ve arkeolojik sit ve özel çevre koruma bölgesi olarak bilinen Kayaköy, Muğla Doğal ve Kültürel Varlıkları Koruma Kurulu tarafından 2011 yılında  “Birinci Grup Anıtsal Yapı” olarak tescil edildi. Aynı yıl, Mimarlar Odası Muğla Şubesi Fethiye Temsilciliği 8-10 Eylül tarihleri arasında “Kayaköy’e Yaşam Aksı(n) Sempozyumu” düzenledi. Sempozyumun alınan kararlar bir sonuç bildirgesiyle kamuoyuyla paylaşıldı.

Bütün bu çabalar maalesef somut sonuçlara ulaşamadı. Bu eşsiz kent turizm yatırımcılarının ilgisini bir türlü çekemedi. Türkiye’de benzer örneklere bakıldığında iyi ki çekmedi de diyebiliriz. Ama Kayaköy bundan daha fazlasını hak ediyor. Kentin hâlâ “Koruma Amaçlı İmar Planı” yok.

Kültür ve Turizm Bakanlığı Kayaköy’e el koyuyor


Kayaköy’ün bundan daha fazlasını hak ettiğini devlet büyüklerimiz de fark etmiş ki 3 Şubat 2012 tarihinde dönemin Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay, TÜRSAB Başkanı Başaran Ulusoy ve Muğla Valisi Kayaköy’ü ziyaret etti. Muğla’da Beçin ve Kayaköy için öncelikli olarak projeler üreteceklerini kamuoyuna açıkladı. Bundan beş ay sonra Kültür ve Çevre bakanlıkları arasında imar planı üzerinden açılan dava Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın davadan çekilmesiyle düştü. Böylelikle Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’nın tapulara koyduğu şerh hükümleri de kalkmış oldu. 2013 başında Kayaköy’ün 49 yıllığına turizm amaçlı tahsisi için ihale açılmasına karar verildi. İhaleye göre Kayaköy’de 300 yatak kapasiteli, 5 yıldızlı konaklama tesisi yapılacaktı. Çeyrek asırdan beri Kayaköy’ün ilkeli ve çağdaş bir anlayışla korunması gerektiğini savunan çevreler bu karara itiraz ettiler. Gerekçeleri basitti: Kayaköy 5 yıldızlı konaklama tesisi konseptine uygun değildi. İhaleyi alan firmanın “Koruma Amaçlı İmar Planı”nı yapacak olması ilgili sivil toplum kuruluşlarının plan sürecinin dışında tutulacağı endişesini yaratıyordu.

Neyse ki bakan değişti. İhale rafa mı kalktı, yoksa gelen tepkilerin yatışması mı bekleniyor bilmiyoruz. Bildiğimiz tek şey bir kaç aydır Kayaköy hakkında gazetelerde haber çıkmaması.

Sonuç olarak Kayaköy’ün güzel uykusu devam ediyor. Şimdilik benden bu kadar! İzin verin, Kayaköy’ün tarihi ve sosyal geçmişiyle ilgili bilgiler de bir başka yazının konusu olsun. Yakında bu fakir kütükte okursunuz.















17 Temmuz 2013 Çarşamba

PARÇALAR BİRLEŞİYOR

"Boş bir sayfa bir ozanın duyguları için ne ise duvarlar da toplumun yaratıcı dürtüsü için odur"

Bedri Rahmi'nin mozaiğini kapatan reklam panoları sökülürken.
B+’nın 18. sayısında Ferda Çağlayan imzalı bir yazı yayımladık. “4. Levent Hazineleri” başlıklı yazıda, aslında uzun zamandır ihmal ettiğimiz bir değerimizi yeniden hatırlama fırsatını yakaladık. Ferda Çağlayan’a ne kadar teşekkür etsek azdır. O bir fotoğraf sanatçısı ama bir başka kimliği daha var: İstanbul’da kamusal alanda sanat denince akla gelen ilk isim. Yıllardır kıyıda köşede kalmış heykelleri, mozaikleri belgeliyor, bu eserlerin hikâyelerini araştırıyor.

Ferda Çağlayan’ın yazısının sonrasında kaybettiğimiz zamanı telafi etmek için hızla çalışmalarımıza başladık. Elimizdeki veriler oldukça kısıtlıydı: Çağdaş Türk sanatının en önemli altı temsilcisinin yaptığı yirmi duvar mozaiği. Bu mozaiklerin yarısından fazlası algılanamaz durumdaydı. Bir tanesi yıkılmıştı. Bir diğer veri de bu mozaiklerin bulunduğu bölgenin 2008 yılında “kentsel sit alanı” edilmiş olmasıydı.

Hemen harekete geçip mozaiklerle ilgili bir envanter çalışmasına giriştik. Gördük ki 1950’li yılların sonunda yapılmış mozaiklerle ilgili herhangi bir kurum basit bir envanter bile yapmamış. Ferda Çağlayan’ın yaptıkları olmasa, İstanbul III. Numaralı Kültür Varlıklarını Koruma Bölge Kurulu’na 23 Ekim 2012 tarihinde sunduğumuz dosyayı hazırlamakta çok zorlanırdık. 20 Kasım 2012 tarihinde yirmi mozaik kurul tarafından koruma altına alındı. İlk aşama tahminimizden de çabuk geçilmişti. Hemen mozaiklerin bulunduğu binaların sakinleri için bir bilgilendirme yazısı hazırladık. Kurulun koruma kararını da ekleyerek yazıyı 4. Leventlilerle paylaştık. “Aradığımız Parça Sizde Olabilir” sloganıyla 4. Levent mozaiklerini koruma çalışmamızı tüm kentte duyurduk. Ama hâlâ eksiklerimiz vardı. Mozaiklerin yapıldığı döneme ait makale, anı, eskiz ve benzeri belgelere ihtiyaç duyuyorduk. Araştırmaya Koruma Kurulu arşivinden başladık. Çağdaş Levent Derneği’nin çabaları dışında çok az bilgiye ulaştık. Ziraat Bankası’nın klima dış üniteleriyle tahrip ettiği Bedri Rahmi Eyüboğlu’nun mozaik, Haziran 2010 tarihinde dernek tarafından Kültür ve Turizm Bakanlığı Kültür Varlıkları ve Müzeler Genel Müdürlüğü’ne bildirilmiş, Koruma Kurulu devreye girerek mozaiğin üzerini kapatan klimaları kaldırmıştı. Bu olumlu gelişme maalesef diğer mozaiklere yansımamıştı.

Sergi kataloglarından Ferruh Başağa ve Sabri Berkel’in yaptığı mozaiklerin bir bölümünün eskizlerine bulduk. Kütüphane araştırmaları sayesinde bir dergiye ulaştık. “Yeni Boyut” isimli plastik sanatlar dergisinin Kasım 1982 sayısında duvar resimleriyle ilgili kapsamlı bir dosya vardı. Sırf Thomas M. Messer’in kaleme aldığı yazıyı okumak bile bizleri başka bir noktaya taşıdı. Şöyle diyordu Messer, Burhan Doğançay’ın 1982 yılında Paris’teki Pompidou’da  açtığı serginin kataloğu için yazdığı önsözde: “Duvarların bir özelliği de bir şeyin dışı olmaları, hiç değilse bir dış yüzeye sahip olmalarıdır. Bu yüzey genellikle geniştir, kullanılmamıştır, korunmamıştır ve yasa ile olmasa da herkese aittir. Onun için duvarlar toplu bir anlatımın ve işlenmemiş duyguların alıcıları olarak kendilerini topluma sunarlar ve böylece görsel düşüncelerin, gösterge ve simgelerin taşıyıcıları olurlar. Boş bir sayfa bir ozanın duyguları için ne ise duvarlar da toplumun yaratıcı dürtüsü için odur.” 

Doğançay da, 10 bine yakın duvar fotoğrafı arasından seçilerek düzenlenen sergisinin kataloğuna şu notu düşmüştü: “Duvarlar bir çelişki sunuyorlar: Önce bir ayrım ve koruma aracı olarak başlamışlar. Ancak, tüm dünyada duvarların grafik anlatımındaki simge evrenselliği insanlar arasındaki iletişimi kanıtlıyor.”

Bu iki önemli sanat insanının 1982 yılında söyledikleri 4. Levent Mozaikleri koruma projesinin de ufkunu açtı. Kütüphane çalışması sürerken mozaiklerin üzerini kapatan elemanların kaldırılması için vatandaşlara resmi tebligatlar gönderildi.  Bu sayede Bedri Rahmi Eyüboğlu’nun iki, Ferruh Başağa’nın bir mozaiği yeniden gün ışığına çıktı. Eren Eyüboğlu’na ait bir mozaik de tamamen açıldı.

“Aradığımız Parça Sizde Olabilir” sloganıyla başlattığımız kampanyaya gönderilen bir bilgi sayesinde Ferruh Başağa’ya ait olduğunu düşündüğümüz yeni bir mozaik bulduk. Böylece mozaik sayısı 21’e ulaştı. Bütün bu olumlu gelişmeler olurken iki apartman yönetimi de kendi inisiyatifleriyle mantolama altında bulunan Sabri Berkel’e ait üç mozaiği ortaya çıkardı. Bu durumu haber alır almaz apartman yönetimleriyle konuşarak bu işlemlerin Koruma Kurulu’nun izniyle ve restoratör eşliğinde belediye tarafından yapılacağını bir kez daha duyurduk.

4. Levent mozaikleriyle uğraşırken, İKSV’nin bu yıl 13.’sünü düzenleyeceği İstanbul Bienali’nin tanıtım kitapçığı elimize geçti. İlk cümlesi şöyleydi: “13. İstanbul Bienali’nin odak noktası, siyasi bir forum olarak kamusal alan fikri olacak. ” Hemen bienal yetkilileriyle iletişime geçerek projemizi anlattık. İstanbul Manifaturacılar Çarşısı’ndaki benzerleriyle birlikte Türkiye’de kamusal alanda sanat fikrinin ilk örneklerini oluşturan 4. Levent Mozaikleri’yle İstanbul Bienali arasında bir bağ kurulabilir mi, sorusunun cevabını aradık. Aramaya da devam ediyoruz.

Artık mozaiklerin rölövesinin alınmasına sıra geldi. Yaz dönemi boyunca 21 mozaiğin rölövelerini alacağız. Böylelikle bir ayıbı daha kapatmış olacağız. 1950’li yılların sonunda yapılmış bu mozaiklerin maalesef rölöveleri yok. Nitekim 1990’lı yıllarda yıkıldığını öğrendiğimiz Nurullah Berk’in yaptığı mozaiğin elimizde sadece fotoğrafları bulunuyor. Ayrıntılı bir çizimi yapılmış olsaydı bugün bu eserin röprodüksiyonunun yapılması da çok kolay olacaktı. Rölöveler, en azından bugüne kadar ayakta kalmış diğer mozaikler için çok büyük bir önem taşıyor.  Mozaiklerin restorasyonun yapılabilmesi için de olmazsa olmaz bir etap.

B+ dergisi, 4. Levent mozaiklerinin koruma projesini, bu bölgenin bir açık hava sanat müzesine dönüştürme sürecini izlemeye devam edecek. Beşiktaş Belediyesi’nin Konaklar Mahallesi sakinleri, sivil toplum kuruluşları ve üniversitelerin de desteğini alarak yürüttüğü çalışmanın gözü kulağı olacak. Umarız önümüzdeki sayılarda restorasyonu yapılan mozaiklerin pırıl pırıl fotoğraflarını da sizlerle paylaşmanın mutluluğunu yaşayacağız.

B+ 20