3 Mayıs 2011 Salı
ARKEOLOJİ MERAKLISI TATİLCİLERE 5: ENEZ
Tarihöncesi dönemlerden Osmanlı’ya kadar birçok uygarlığa, konumu, verimli toprakları ve doğal limanlarıyla ev sahipliği yapmış kent, yasağın kaldırılmasıyla yetmiş yedi yıllık bir kesintiden sonra tekrar eski misafirperverliğine kavuştu. Meriç Deltası içindeki Gala Gölü’nün 2005’te milli park ilan edilmesiyle de, doğaseverler ve özellikle kuş gözlemcileri için çekim merkezi haline geldi.
Aeneas’ın Ainos’u
Enez’in kuruluşu hakkındaki efsane, bölgenin en önemli tarihsel olaylarından biri kabul edilen Troia Savaşları’na kadar gider. Troia Savaşı’ndan sonra arkadaşlarıyla yeni bir kent kurmak için denize açılan Aeneas, bugün Enez’in bulunduğu bölgedeki doğal limanların kent için uygun bir yer olduğuna düşünür ve kente adını verir: Ainos.
Bundan sonra yaşanan süreç, dünyanın en önemli tarih sahnesi olan Anadolu’daki tüm kentlerin geçmişi kadar karışık; bağımsızlıklar, kuşatmalar ve savaşlarla dolu. Pers İmparatoru Darius M.Ö. 513’te Enez’i alıyor. M.Ö. 480-479 yılları arasında ise Persleri yenen Yunan Şehir Devletleri Enez’i bağımsızlığına kavuşturuyor. Enez, savaş sonrasında kurulan Attika Delos Deniz Birliği’nin en önemli kentlerinden biri oluyor; deniz kenarındaki konumu ve topraklarının verimliliğini iyi kullanarak zenginleşiyor. Daha sonra, Persler ardından Makedonyalılar ve adını sayamayacağımız birçok beylik kent yönetiminde söz sahibi oluyor.
Bizanslı Kent
M.S. 190’da Romalılar kente uzun süren bağımsızlığını sunuyor. Roma Dönemi’ne ait izleri, halen süren arkeolojik kazılar sayesinde öğreniyoruz: Kent, taban mozaikleriyle süslü villalar, geniş caddeler, bu caddelerin altından Meriç Nehri’ne akıtılan kanalizasyon sistemi ve Taşaltı Nekropolü’nün podyumlu lahitleriyle tipik bir Roma kenti kimliğine bürünüyor. Bu dönemi izleyen Bizans hâkimiyeti boyunca kentte bugün de görülebilen birçok yapı inşa ediliyor: Kral Kızı Bazilikası, Khrysopege Şapeli, Triada Şapeli ve 12. yüzyıla tarihlendirilen, Osmanlı Dönemi’nde de camiye dönüştürülen Ayasofya Kilisesi dönemin en önemli tanıkları.
Çeyiz Kent
Enez tarihi hakkında belki de en ilginç olay Bizans Dönemi’nde 1355 yılında gerçekleşiyor. Bizans İmparatoru III. Andronikos Paleologos ile karısı, İtalyan asıllı imparatoriçe Anna Paleologos’un kızı Maria Paleologos, Cenevizli Francesco I. Gattilusio’ya gelin olarak gidiyor. Enez, Maria’nın çeyizi olarak Gattilusio’ya veriliyor. Evlendikleri tarihte Bizans İmparatorluğu’nun başında Maria’nın 23 yaşındaki erkek kardeşi V. İoannes Paleologos vardı ve imparatorluk özellikle ekonomik yönden Avrupa’ya bağımlı hale gelmişti.
Fatih ve Enez
Fatih Sultan Mehmet, İstanbul’u almasından üç yıl sonra, Kaptan Has Yunus Bey’e Enez’i almasını emrediyor. Kenti alan Has Yunus Bey, Enez’i sevmiş olacak ki bir Bizans şapelini kendi türbesi halinde dönüştürüyor. Günümüze sağlam bir şekilde gelebilen Has Yunus Bey Türbesi ve çevresindeki yeniçeri mezar taşları Enez’in Osmanlı Dönemi’ne ışık tutan yerlerin başında geliyor.
Her yıl İstanbul Üniversitesi tarafından sürdürülen arkeolojik kazılar, bölgenin yerli halkı Traklardan Perslere, Yunanlılardan Makedonyalılara, Bizanslılardan Cenevizlilere ve Osmanlılara kadar Enez’in karanlıkta kalmış tüm noktalarını açığa çıkarmayı amaçlıyor. Meriç’in Ege’yle buluştuğu ana tanıklık edebileceğiniz Enez, uzun süren zorunlu yalnızlığını artık kırmak istiyor.
23 Nisan 2011 Cumartesi
ARKEOLOJİ MERAKLISI TATİLCİLERE 4: KEBREN
Birazdan değineceğimiz bu önemli bilgilerden önce Kebren’in nerede olduğunu tarif edelim: Kent, Bayramiç ilçesinin 13-14 kilometre güneyinde yer alan Çaldağ Köyü ile Akpınar Köyü arasındaki iki farklı tepe üstüne kuruluyor. Kuzeydeki tepenin adı Çaldağ, güneydekinin ise Fuğlatepe. 1865 yılında Calvert’le başlayan, Schliemann, Kiepert, Fabricius, Dragendorf, Judeich, Hasluck, Leaf’le devam eden ve 1960’lı yıllarda Cook’la sonlanan Kebren kent tarihi araştırmalarının çözmeye çalıştığı en önemli sorun, yaşanılan alanın (akropol) hangi tepede kurulu olduğudur. Bazıları Çaldağ, bazıları da Fuğlatepe’nin akropol olduğunu iddia etmişler. Kimler haklı, kimler değil hâlâ bilinmiyor, ancak bugünkü gözlemler ışığında söyleyebileceğimiz tek şey, Çaldağ’daki kalıntıların diğer tepeye göre daha yoğun olduğudur.
M.Ö. 8. yüzyıldan 3. yüzyıla kısa kent tarihi
Troas Bölgesi kentlerinin birçoğunda M.Ö. 8. yüzyılda görülen Aiol etkisinin en önemli kanıtlarından biri, kazı veya yüzey araştırmalarında bulunan gri renkli çanak-çömlek parçaları. 1960’lı yıllarda Cook’un Kebren’de yaptığı araştırmalarda bulduğu gri renkli çanak-çömlek parçaları Kebren’deki Aiol etkisini gösteriyor. M.Ö. 7. yüzyılda Lidyalıların bölgede etkili oluyorlar. Kebren gibi Troas Bölgesi’nin iç kesimindeki kentlerin sur duvarlarının bu yüzyılda Lidyalılara engellemek için geliştirildiği biliniyor. M.Ö. 6. yüzyıldan itibaren Anadolu’da görülen Pers etkisi, Kebren’de de zaman zaman etkisini gösteriyor. Kent M.Ö. 435 yılında bağımsız bir devlet statüsüyle Attika Delos Deniz Birliği’ne üye oluyor. Perslerin yeniden güçlenmesiyle M.Ö. 5. yüzyılın sonlarında kent Pers egemenliğine giriyor. Persler bölgeye vali olarak Dardanoslu Zenin’i atıyorlar. Zenin ve sonrasında karısı Mania, Kebren’in dahil olduğu bölgeyi M.Ö. 4. yüzyılın başına kadar yönetiyorlar. Mania’nın öldürülmesi sonucunda bölgede hissedilen yönetimsel boşluğu fırsat bilen Spartalı komutan Derkylides kenti kuşatıyor; Kebrenliler, Spartalı Derkylidas’ı Perslilere tercih ettikleri için direnmeden kentin kapılarını açıyorlar. Büyük İskender’in komutanlarından Antigonos, Kebrenlileri zorunlu göçe zorlayarak, M.Ö. 310 yılından itibaren yaklaşık on yıl boyunca Alexandria Troas’ta yaşamaya mecbur ediyor. Antik kaynaklar, Antigonos’un ölümüyle biten zorunlu yer değiştirme hareketinin ardından Kebrenlilerin ve Kebren’in kuzeydoğusundaki Skepsislilerin kentlerine döndüklerini yazıyorlar. Kebren, eski halkı tarafından M.Ö. 281 yılında Seleukos hanedanının başı I. Antiokhos’un izniyle yeniden kuruluyor.
Gür su bol su
Kebren kurulduğu zamanlardaki iklimi ve coğrafyası ile ilgili birçok bilgiyi, bastığı sikkelerden ve isminin kökeninden öğreniyoruz. Uzmanlar, “Kebren” kelimesinin kökeninin “gür su, bol su”dan geldiğini belirtiyorlar. Skamandros Vadisi’nde (Eski Menderes Vadisi) kurulan kent günümüzde de verimli topraklara sahip. Kebren’i kuzeybatı Anadolu kentleri arasında öne çıkaran bir başka özelliği ise yüncülükte gösterdiği ilerleme. Bu bilgiyi Kebren sikkelerinin üstünde yer alan koç başları sayesinde doğruluyoruz. İlgilenenler için hemen belirtelim Londra’daki “British Museum” Kebren’de bulunan sikkelerden oluşan bir koleksiyona sahip.
Bugün kenti ziyaret ettiğinizde göreceğiniz en sağlam kalıntılar kenti çevreleyen yaklaşık 5 kilometre uzunluğunda, genişliği yer yer 3 metreyi bulan kent surlarıdır. Calvert ve Schliemann’ın yaptıkları küçük sondajlar dışında kazı çalışması yapılmayan kent hakkında görülebileceğiniz önemli buluntular Çanakkale Arkeoloji Müzesi’nde sergileniyor.
22 Nisan 2011 Cuma
KARS: HALİMİZ DUMAN AMAN
Tamamlanmamış heykelin davası görüldü. Yıkım kararı durdurulmasına rağmen, başka bir hakim kararı bozdu. Yetmez ama yıkın dedi!Herkes 23 Nisan Çocuk Bayramı'nı, Kars heykeli yıkacak vinci bekliyor.
17 Nisan 2011 Pazar
16 Nisan 2011 Cumartesi
11 Nisan 2011 Pazartesi
İSTANBUL MON AMOUR 1: CAMİLERİN İZİNDEN İSTANBUL

Temmuz 2008’de, İstanbul’un en büyük ulaşım projesi olan Marmaray Projesi inşaatı sırasında günümüzden 8 bin yıl öncesine tarihlenen arkeolojik tabakalara rastlandı. Bu bize yaklaşık 8 bin yıl önce Neolitik dönemde İstanbul’da yerleşik bir nüfus olduğunu gösteriyor. Bir başka deyişle bir dünya kenti olarak kabul ettiğimiz İstanbul 8 bin yıldır nefes alıp veriyor. İstanbul da aynı insanlar gibi bu uzun süreç boyunca büyüdü, gelişti… Hastalıklar geçirdi, yorgun düştü... Ama hâlâ kendisini ziyaret etmeye gelenlere inanılmaz bir görsel şölen sunuyor.

29 Mart 2011 Salı
BELGESELLERLE DOLU İKİ YIL
“Bir Belgesel, Bir Gazeteci, Çay ve Simit” etkinliği 2011 yılına “İş Bankası Müzesi’nden Beyaz Perdeye” isimli bölümle girdi.
Beşiktaş Belediyesi’nin Türkiye Gazeteciler Cemiyeti ve Belgesel Sinemacılar Birliği’yle düzenlediği “Bir Belgesel, Bir Gazeteci, Çay ve Simit” etkinliği ikinci yaşına girdi. Bu projeye başlarken temel amaçlardan biri gösterim imkânı bulamayan belgesel filmlere mekân sağlamak, belgesel severlere de kaliteli belgesel seyrettirmekti. Her çarşamba Levent Kültür Merkezi Onat Kutlar Sinema Salonu’nu kar kış demeden dolduran belgesel severlerden anlıyoruz ki proje amaçlarından birine ulaştı. Daha şimdiden Türkiye’nin en uzun soluklu belgesel şölenlerinden biri oldu.
Artık amatör ya da profesyonel olarak belgeselle uğraşanların, belgesel izlemekten hoşlananların daimi bir mekânı var. Onlar her çarşamba Levent Kültür Merkezi’nde buluşuyor, çay-simit eşliğinde sohbet ediyor, belgesel seyrediyor, daha da önemlisi bir arada yeni yerler tanımanın, farklı kimliklerle tanışmanın zevkini yaşıyorlar.
Daha yeni yeni terk ettiğimiz soğuk kış günlerinde bile Levent Kültür Merkezi belgesel meraklılarından fire vermedi. Dışarıdan gözlendiğinde her çarşamba Levent Kültür Merkezi’nde yapılan etkinlik daha çok bir aile toplantısını andırıyor. Çünkü artık herkes birbirini tanıyor, hal-hatır soruyor, belgesellerin kritiğini yapıyor.
Hadi gelin hep birlikte bu sıcak ailenin kış boyunca izlediği belgesellere bir göz atalım. Belgesel severler 2011 yılına İş Bankası Müzesi arşivinde yer alan “Ustalar ve Bilgeler” belgesel dizisini seyrederek girdi. 1980 öncesinde çekilmiş altı bölümlük dizi kültür-sanat alanında öne çıkan bilgelere odaklanıyordu. İş Bankası Müzesi’yle yapılan işbirliği sonucunda, daha önce gösterim imkânı bulamayan belgeseller seyirciyle buluştu. 5 Ocak 2011 tarihinde gösterilen ilk belgesel Cemal Reşit Rey’in hayatını anlatıyordu. Cumhuriyet tarihinin birinci kuşak bestecilerinden “Türk Beşleri” grubunun üyesi Cemal Reşit Rey’in bir başka bilinmeyen özelliği daha ortaya çıktı. Rey bir Beşiktaş kentlisiydi. Uzun yıllar Serencebey Yokuşu’nda oturdu. Suha Arın’ın yönetmenliğini yaptığı belgeselin ardından Aydın Karlıbel, Celal Kara’dan Cemal Reşit Rey’le ilgili ayrıntılı bilgiler alma fırsatımız da oldu.
Serinin ikinci belgeseli Âşık Ali İzzet Özkan’la ilgiliydi. Anadolu ozanlar kuşağının Âşık Veysel’le birlikte son temsilcilerden sayılan Ali İzzet Özkan’ın yokluk içinde geçen hayatının anlatıldığı belgeselin yönetmeni yine Suha Arın’dı. Söyleşi bölümünün konuğu Ahmet Özdemir belgeseli tamamlayacak ayrıntılı bilgileri seyircilerle paylaştı.
Güner Sarıoğlu’nun yönetmenliğini üstlendiği Ressam Eşref Üren ve Yücel Çakmaklı’nın yönettiği Bedia Muvahhit belgeselleri de ses kalitesinin kötülüğüne rağmen yoğun bir ilgiyle izlendi. Serinin son iki belgeseli Vasfi Rıza Zobu ve Meriç Sümen’i ses kalitesinin gösterim standartlarının çok altında olduğu için seyirciyle buluşturamadık. Meraklılarına hemen duyuralım, İş Bankası Müzesi’ne belgesellerin restorasyonunun yapılmasının ardından göstermek istediğimiz ilettik. Sesler onarılır onarılmaz bu iki belgeseli de seyredebileceğiz.
Teknik nedenlerle gösteremediğimiz belgesellerin yerine geçen yıl da belgesellerine yer verdiğimiz Selçuk Kızılkayak, Savaş Güvezne, Hasan Özgen’in yönetmenliğini yaptığı belgeselleri gösterdik. Selçuk Kızılkayak’ın çektiği “Bakır ve İnsan” doğada bulunan bakır madeninin zahmetli süreçlerden geçerek evimize girmesinin öyküsünü anlattı. Hasan Özgen ve Savaş Güvezne’nin çektiği “Ve Taşlar Tanıktır” ise geçmişten bugüne Diyarbakır kentini tanıttı bizlere…
Şubat’ın ortasında gösterdiğimiz bir belgesel izleyenlerin gönlünde taht kurdu. Müzisyen, etnomüzikolog Adela Paeva bir İstanbul seyahati sırasında Nevizade’de bir meyhanede çeşitli milletlerden arkadaşlarıyla birlikte dinlediği şarkının izini arıyordu. Paeva şarkının peşinden tüm Balkanları gezdi. Her ülkede küçümseyici gözlerin söylediği “bu şarkı bizim”, dedelerimizden atalarımızdan kalma yorumuyla karşılaştı. Bu şarkı yüzünden Sırbistan’da dövülme, kendi memleketi Bulgaristan’da ise öldürülme tehdidiyle yüz yüze geldi. Aslında bizlere göstermek istediği esas nokta şarkının kökeninin neresi olduğu değil, bir müzik eserinin bile milliyetçilik duygularını kabartarak ufak boyutlu kavgalara yol açabileceğiydi. Başında söylememiz gerekeni sonunda söyleyerek bitirelim: Bahsettiğimiz şarkı “Üsküdar'a gider iken aldı da bir yağmur” dizeleriyle başlayan “Kâtibim”.
Belgeselin sonunda hoş bir sürprizle karşılaştık. Müzisyen ve araştırmacı Haluk Tarcan, söyleşi bölümünde söz alarak, bizim Kâtibim diye bildiğimiz şarkının kökeninin Balkanlarla ilgisinin olmadığını, 19. yüzyılın ortalarında yapılan Kırım Savaşı nedeniyle İstanbul’a gelen İskoçyalı bir müzisyenin İstanbul’daki müzik çevrelerine şarkıyı tanıttığı bilgisini verdi. Şarkı ne Türk, ne Arnavut, ne Boşnak, ne Sırp, ne de Bulgarlara aitti. Öz be öz İskoç şarkısıydı.

23 Şubat 2011’de gösterdiğimiz yönetmenliğini Rebecca Cammisa’nın yaptığı Amerikan yapımı “Ev Hangi Tarafta Kaldı” belgeseli hem konusu, hem teknik kalitesi bakımından iki sezondur seyrettiğimiz belgeseller arasında en iyilerden birisiydi. Dokuz yaşında iki Honduraslı çocuğun kargo trenlerinin üstünde Amerika’ya kaçabilmek için yaptıkları tehlikeli yolculuğu anlatıyor. Belgeselin ardından Birleşmiş Milletler Mülteciler Yüksek Komiserliği Dış İlişkiler Müdürü ve gazeteci Metin Çorabatır’ın anlatımıyla dünyadan ve Türkiye’den örneklerle kaçak göçmen ve mülteci faaliyetlerinin güncel bilgilerine ulaştık.
Hâlâ Fransa’da yaşayan şarkıcı Tülay German’ın belgeseli izleyenleri 70’li yıllara götürdü. Didem Pekün ve Barış Doğrusöz yönetmenliğini yaptığı “Tülay German: Kor ve Ateş Yılları” sayesinde arşiv görüntülerinden Tülay German’ın muhteşem sesini bir kez daha duyduk. Söyleşi bölümünün konuğu İzzet Öz, Paris’te gerçekleştirdiği Tülay German ve Erdem Buri röportajı sırasında yaşadıklarını anlattı.

Kış mevsimini 9 Mart’ta gösterdiğimiz “İfakat” isimli ödüllü belgeselle uğurladık. Cefakâr Karadeniz kadınının hikâyesinin anlatıldığı belgeselin yönetmeni Orhan Tekeoğlu’ydu. Belgeselin ardından Şükran Soner ve Orhan Tekeoğlu’nun keyifli söyleşisini dinleme fırsatı bulduk.
İlkbahara selam durduğumuz bugünlerde “Bir Belgesel, Bir Gazeteci, Çay ve Simit” etkinliği devam ediyor. 16 Mart-13 Nisan arasında “arkeoloji belgeselleri” göstereceğiz.
Tavşan kanı çayımızın, çıtır çıtır simidimizin, birbirinden ilginç Türk ve yabancı belgesellerin tadına bakmadıysanız hâlâ çok geç kalmadınız. Her çarşamba 19:00’da Levent Kültür Merkezi’nde olacağız. Bekleriz!

19 Mart 2011'de 'Ucube'









