çarşı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
çarşı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

19 Nisan 2012 Perşembe

YAŞ KURUYLA KAVUN YİYENLER

“Beypazarlı en çok iki şeye hasret duyar. Biri haziran ayında susamsız-çıplak simitle dut yemek, diğeri ise kuyunun başında oturup yaş kuruyla kavun yemek.”


Mehmet Emin Bayramoğlu, Beypazarlı



Yolunuz bugünlerde Beypazarı’na düşerse çarşıda sayıları her geçen gün artan kuru fırınlarından alışverişinizi yapıp Mehmet Emin Bayramoğlu’nun tavsiyesine uyabilir; susamsız-çıplak simidi dutla yemenin zevkine varabilirsiniz. Anadolu’daki diğer çarşılarımızın aksine Beypazarı Çarşısı’ndaki dükkânlar kepenk kapatmıyor. 1999 yılında 600 dükkânlı Beypazarı çarşısını 2500 turist, 2005’te ise 250.000 turist gezdi. Binlerce kişi Beypazarı kurusu aldı, dut yedi, kentin ünlü güvecini tattı. Beypazarlılar bu sayının milyona ulaşması için çabalıyor. Peki “kahraman” Beypazarı Çarşısı’nın yanı başındaki başkent Ankara’nın konforlu alışveriş merkezlerine kafa tutması nasıl oldu? Baştan anlatmakta fayda var.


Hanlarönü Arastası olarak da anılan Beypazarı Bedesteni’nin 15. yüzyılın sonlarından itibaren var olduğunu tarihi kaynaklardan öğreniyoruz. Yani 500 yılı aşkın bir süredir bu kent çarşı geleneği olan önemli bir ticaret merkezi. Bu bedestenin diğer Osmanlı bedestenlere göre farklı olarak üstü açık yapılıyor. Aynı dönemde kentte 5 han da ticaret hayatına katkı sağlıyordu. Sof (bölgeye özgü bir dokuma) ve pirinç Beypazarı Çarşısı’nın en çok satılan iki ürünüydü. Zamanla esnaf hanlardan çıkarak kentin içindeki dükkânlara da yayıldı. 20. yüzyılın başında kentte 450 dükkân, 10 fırın ve 10 han bulunuyordu. Bu yüzyılda yaşanan değişiklikler, sanayileşmenin etkileri Beypazarı Çarşısı’nı her Anadolu çarşısında olduğu gibi kan kaybettirdi.

Ancak Beypazarı Belediyesi ve Beypazarlılar 2000’li yılların başında bir araya gelerek kentlerine, çarşılarına, geleneksel kültürlerine sahip çıktı. 600’e yakın ev onarıldı, çarşı bölgesinin cephesi yenilendi. Kente özgü ürün ve yemeklerin patentleri alındı, lokanta menülerinde bu yemeklere yer verilmesi özendirildi. 5600 yöresel kelime toplanarak Türk Dil Kurumu’na yollandı. Çarşı ve kent kısa sürede canlandı. Bu kalkınma hareketi tüm Anadolu kentlerinde model olarak incelenmeye, uygulanmaya başladı.




14 Mart 2012 Çarşamba

ÇARŞI ÇÖKERSE KENT ÇÖKER

Uzun zamandır sevgili kütüğe yazı koymuyordum. Sandıkta bekleyenlerden birini sizlerle paylaşmak istedim. 19 Şubat 2009'da Prof. Dr. Metin Sözen'le yapılmış bir söyleşi...  İMÇ üzerine...

İstanbul Manifaturacılar Çarşısı’nı konuşmaya başlamadan önce bu çarşıya ortam hazırlayan sürece de göz atmak gerekiyor diye düşünüyorum. Çarşı yapıldığı dönemde İstanbul’da nasıl bir mimarlık ortamı vardı? Yapıldıktan sonra bu ortamı nasıl etkiledi?

Aslında çarşı yarım yüzyıllık bir serüven… Bu serüvenin ilginç olan tarafı 1950 sonrasının mimarlık ortamını da çok iyi nitelemesi. Biliyorsunuz bu tarihten önce İkinci Ulusal Mimari egemendi. Bu dönemin konumuzla ilintili bir tarafı da var. O da Hıfzıssıha Enstitüsü’nün İMÇ’nin yanındaki taş binası... Bu bina, aynı Fen-Edebiyat Fakültesi, Radyo Evi ve Taşlık Kahvesi gibi 1940-1950 yılları arasının anlayışına uygun yapıldı. İttihat Terakki’yle gelen son Osmanlı etkilerini, 1923 sonrasındaki Cumhuriyet’in ilk yıllarında, o dönemin ünlü mimarları geçmişle bugün arasında bağ kurmak için kullandılar. Cephe anlayışı, taş malzemenin öne çıkması, saçaklar ve benzeri öğeler İkinci Ulusal Mimari’nin serüveninde Türkiye’ye ve doğal olarak da İstanbul’a egemen olmuştu. İkinci Dünya Savaşı’nın çıkması, bazı olanakların kısıtlanması, hem düşünsel anlamda hem de mimarlık ortamında değişikliklere yol açtı. Ama 1950 sonrasında Türkiye dünyadaki tüm gelişmelere daha açıktı. Her türlü yaygın mimarlık akımlarının Türkiye’ye yansıması doğaldı, sistem de ona elveriyordu. Çünkü çok partili sisteme geçilmişti. Bu dönem İkinci Ulusal Mimarlık akımının hemen hemen sonu anlamına geliyordu. O açıdan olayları bu bütün içinde ve bu altyapıyla beraber düşünmek gerekiyor.

Bu girişi yapmamın nedeni çok açık, çünkü Manifaturacılar Çarşısı’nın bulunduğu alan çok ilginç bir görsel, çok ilginç bir tarihsel sürecin işareti; İstanbul’un tarihsel evrelerinin tümünü çarşının çevresinde okumak mümkün. Bozdoğan Su Kemeri, bugün Fatih Belediyesi’nin onardığı sarnıçla bir Bizans dokusu, o dokunun içine girmiş Osmanlı’nın fetihten sonra yaptığı küçük-büyük mimarlık ürünleriyle oluşan geleneksel bir ortam vardı. Bu ortamın çeşitli şekillerde değerlendirmeye alınması sırasında kemerden Unkapanı’na yol açılması ortaya çıkınca, Manifaturacılar Çarşısı’nın bulunduğu arazi de tartışma konusu olmaya ve gündeme gelmeye başladı. O dönemi çok iyi anımsıyorum. Hem o bölgeden çok geçiyordum hem olayların içinde ve tartışmasında vardım.

Hem şehircilik hem de mimar yarışmasını izleme şansınız oldu. Mimarlar ve mimarlık tarihçilerinin İMÇ ile ilgili düşünceleri nelerdi? Birinci gelen proje hakkında neler söylendi?

Bu sürece dikkatlice bakılırsa, bu alan nasıl bir geçmişe sahip sorusu sorulduğunda akla yukarıda anlattığım yerler geliyor. Yani burası özel bir alan, her devrin ürünü var. Baktığınızda Roma kemerinin neden vadiyi kemerlerle geçtiğini anlıyorsunuz. Onun dibine Kanuni’nin ilk büyük yapısının Şehzade Mehmet Külliyesi’nin gelip oturduğunu ve yanında da daha önceden yapılmış burmalı minareyi görüyorsunuz. Devletin ileri gelenlerinin çeşitli yapılarının bu bölgede dağıtılmış olduğunu algılıyorsunuz. Fakat en belirgin, en güçlü öğe ise Süleymaniye Külliyesi... O gün herkesin tartışmasız ortaya koyduğu nokta, Süleymaniye Külliyesi’yle burada yapılacak herhangi bir etkinliğin nasıl birbiriyle uyum sağlayacağı, nasıl yaklaşılırsa doğru olacağıydı. Türkiye’de ve dünyada da yıllarca yer etmiş ünlü mimarların yapıtlarının yer aldığı İstanbul’a günümüz mimarlarının nasıl bakacağı çok önemliydi.

Toplum olarak özel bir noktaya, özel biçimde yaklaşmamız ve 1950 sonrasının gelişen mimarisi içinde acaba hangi noktaları göz önünde tutmamız, neleri düşünmemiz ve tartışmamız gerekiyordu? Süleymaniye Külliyesi, Bozdoğan Kemeri ve geleneksel konutların oluşturduğu mahallelerinin bulunduğu bu dokuya ne kadar yoğunlukta bir yaklaşım olması düşünülüyordu? Bu konular Manifaturacılar Çarşısı için açılan yarışma boyunca konuşulan temel noktalardı. Çarşı yapılırken yanlış yapılmaması gerektiği çok açıktı.

Doğan Tekeli ve Sami Sisa dostlarımızın projesinin yarışmayı kazanması hepimizi mutlu etti. Çünkü çevreye çok duyarlıydı. Bu açıdan Doğan Tekeli ve Sami Sisa’nın tasarımı çok başarılıydı. Burada ikinci bir nokta, çevreyi dikkatle izlemenin ve çevrenin ağırlık noktalarını iyi hesap etmenin yanı sıra burada gerçekleşecek ticari eylemleri çeşitli avlular, geçmişten kalan çeşme, mescit, şadırvan gibi çeşitli parçalarla bütünleştiren ve çözen bir proje olarak da doğrusu hepimizin üzerinde dikkatle durduğumuz ve benimsediğimiz bir proje oldu. Ancak proje başka bir şey, uygulama ve sonrası başka bir şey. Projenin kendisi doğruydu. Bunun kanıtını hemen karşısında zaman içinde yapılan Sedat Hakkı Eldem’in Sosyal Sigortalar binasıdır. Manifaturacılar Çarşısı’nın doğru yaklaşımı, Sedat Hakkı Eldem’in Sosyal Sigortalar Binası’na o bölgede sağlıklı oturabilme şansı yarattı; Sosyal Sigortalar Binası sonraki bir dönemin ve tartışmanın ürünü olarak uluslararası Aga Khan ve diğer ödülleri aldı. Manifaturacılar Çarşısı’nda farklı yüksekliklerle yoğun bir doku elde edilseydi Sedat Hakkı Eldem’in binası çevresiyle bu kadar uyumlu olamazdı. Hatta yanındaki Sosyal Sigortalar’ın eski binası o da çok başarılı değildi. Onun Gazanfer Ağa Medresesi ve Bozdoğan Kemeri’yle olan ilişkisi de çok sağlıklı kurulmamıştı.

Proje ve uygulama tamamlandıktan sonra, sizin yukarıda “proje başka bir şey, uygulama ve sonrası başka bir şey” diye özetlediğiniz konuda duyduğunuz endişeler gerçekleşti mi?

Çarşı yöneticileri, sağlıklı ve bağlayıcı bir yönetmelik ve bir yönetim biçimini sürekli kılamadıkları için önce büyük büyük levhalar, ardından inanılmaz görsel kirlilik sağlayıcı eklerle mimarların çok üzüldüğü bir kullanım yanlışlığının uzun yıllar devam etmesi görünür bir yanlışlıktır. Birçok konuşmamda şunu belirttim: Yapmak önemli değil! Kullanıcının yapıya uygun bir yaşam biçimi, dikkat ve irade göstermesi, mimarların yaptığından daha zor bir iştir. Kullanıcıları disiplin altında almak için hazırlanan yönetmelikler de yetmez, bu yönetmeliği kullanıcıların içlerine sindirmesi gerekir. Kısa sürede, her yerde olduğu gibi biz de çarşıyı bir anlamda çorbaya çevirdik. Fakat zaman zaman iyi niyetlerle çarşının yüzünün temizlendiğini, ihtiyaç duyulan yerlerinin onarıldığını da görüyorum. Ancak bunu sürekli kılmak şart! 

Bu gelenek günümüzde de sağlanabilmiş değil. Ben havaalanına giderken yol kenarındaki yeni binalara taşınmış diğer esnaf gruplarının binalarına bakıyorum. Manifaturacılar Çarşısı’ndan çok sonra yapılmış bu binalarda da aynı levha kirliliğini görüyorum. Ne kadar büyük levha asabilirim, ne kadar cephemi mahvedebilirim yarışı içindeler. Maalesef bu görsel kirlilikten rahatsız olmuyoruz.

Manifaturacılar Çarşısı çok yönlü düşünülmüştü. Toptancıların mallarının kolayca indirip-bindirmeleri, kolayca ulaşılabilir bir noktada olmasının yanı sıra dönemin önemli plastik sanatçılarına, önemli kimliklere alanlar verildi. Buraya gelenlerin, Süleymaniye Külliyesi, Bozdoğan Kemeri, Zeyrek’teki sarnıç gibi tarihi yapıların yanında çağdaş sanatçıların ürünlerini de görerek, dünü bugüne bağlayan ince bir tasarımın içinden geçerek alışverişlerini tamamlamaları istendi. Ancak sanatçıların gösterdiği özene karşı uzun yıllar eserler bakımsız kaldı. Bizim için bir üzüntü kaynağı doğdu. Neyse ki son yıllarda eserlerin temizlendiğini, eksikliklerinin giderildiğini gördük.

Gazanfer Ağa Medresesi’nin içindeki objeler, Bedrettin Dalan zamanında benim çabalarımla, onarılarak Yıldız’daki Şehir Müzesi’ne teşhire gönderildi. Medrese, Karikatürcüler Derneği’nin merkezi haline getirildi. Bugün Hıfzıssıhha Enstitüsü temizlendi ve bulvarda sarnıç onarılıyor. Enstitünün yanındaki tiyatroyu Büyükşehir Belediyesi yeniliyor. Böyle bir ortamda, birçok tarihi öğenin bulunduğu ana aksta caddeyle arasında önceden çok iyi düşünülmüş ama daha sonradan çeşitli düzenlemelerle bozulmuş ilişkinin yeniden ele alınması gerekiyor. Oradaki otobüs durakları ve otopark alanlarının planlaması yapılarak yok olan ilişkinin canlandırılması çarşı yönetiminin çok önemle üstünde durması gereken bir konu. Bunun yanında, malların depolara ulaşımı konusunda çağdaş sistemlerin çarşıya adapte edilmesi de önemli.

Prof. Dr. Metin Sözen

Büyükşehir Belediyesi ile çarşı esnafı arasında çıkan uyuşmazlık için yargı yoluna başvuruldu. Bildiğiniz gibi belediye çarşıyı yıkıp buraya elli prestij konutu yapmak istiyordu. Mahkeme çarşı esnafı lehine sonuçlandıktan sonra belediyenin Danıştay’a yaptığı itirazı, Danıştay 2008 yılı sonunda reddetti. Belediyenin, çarşı esnafının fikrini almadan geliştirdiği prestij konutları projesi hakkında siz neler düşünüyorsunuz.

Büyükşehir Belediyesi’nin burada yeniden bir plan değişikliğine giderek bu alanda konut yapmak istemesi karşısında bu konuyla ilgili esnaf örgütünün bir güç birliğine gitmeleri sevindiricidir. Gönül ister ki hiç böyle bir değişiklik olmasın.

Burası derli toplu olursa, itiş-kakış önlenirse, akış sağlam olursa çarşının kazancı artacaktır. Kullanıcılar bunaltıcı bir ortamda ticaret yapmak istemezler. Aksine ferah, dikkatli, nefes alıcı, dinlendirici bir kabul beklerler. İstanbul’a bir sürü uluslararası şirket geldi, kapalı alışveriş merkezleri yaptı ve inanılmaz paralar kazanıyorlar. Biz bunun en güzel örneğini ortaya yıllar önce koymuşuz; açık havada, avlulu bir mekânda Süleymaniye’ye bakarak oturacağımız, alışveriş yapacağımız büyük bir çarşı yaratmışız. Doğrusu burada yarışmayı açanlara ve hem de mimarlarımıza teşekkür borçluyuz.

Şimdi buranın dinamiklerini arttırarak yaşama şansını dikkatli ve düzeyli olarak güçlendireceğimize, buraya konut yapmayı düşünüyoruz. Konut yapmak istiyorsak, elli yıldır mücadele ettiğimiz, çeşitli biçimlerde uluslararası ortamlara taşımaya çalıştığımız Süleymaniye çevresindeki geleneksel konutların yangınlarla otopark açma, kötü kullanma süreçlerine el atmak gerekir. Geçtiğimiz günlerde bu konuyla ilgili projeler üretilmeye başlandı. Esas olan bu bölgeyi canlandırmaktır. Çarşının yerine yapacağımız, sonuçlarının nereye gideceğini bilmediğimiz bir sistem yerine, Manifaturacılar Çarşısı’nın ayağa kaldırılması daha doğru bir yaklaşım olarak gözüküyor. Bu noktada bu işin yargıya götürülmesini de üzüntü verici olarak görüyorum. Mahkemeler, Ankara’ya gidiş-gelişler, itirazlar sahiden acı verici. Buna ne gerek var? Bu tip mahkeme süreçleri, uzun yıllar önce yapılmış olan bir eserin düzene sokulması işini unutturuyor. Bunun iyi bir ders olarak görülmesi gerekir.

Bu imar planı değişikliğine gitmek isteyenler Süleymaniye ve çevresine böyle duyarlı yaklaşmış Manifaturacılar Çarşısı projesinin bir dönemin mimarlığının ürünü olduğunu unutmasınlar! Doğan Tekeli ve Sami Sisa’nın içinde bulunduğu zor koşullarda, dünyanın ve Türkiye’nin yaşadığı mimarlık ortamının yansıması olarak yaptıkları bu binayı yıkmayı düşünmek çok rahatsız edici bir durum. Çünkü bu da bir sürecin, bir anlayışın parçasıdır.

17. yüzyıl, Kanuni’nin 16. yüzyılda yaptırdığı yapıları yıksaydı bugün nasıl bir dünya olurdu? Bugün böyle düşünüyorum deyip ertesi gün yapmaya kalkmak fevkalade cesur bir girişim. Bu girişim; bilim ve kültür dünyasına, orayı kullanan esnaflara, müşterilere dikkatsizliği ve saygısızlığı içeriyor. Bunu sık sık görüyoruz. Bizim yıllardır mücadele ettiğimiz Anadolu’daki kentlerde böyle bir yanlışlığa düşmeye, böyle bir savaş alanı açmaya, insanları birbirine düşürmeye asla izin vermeyeceğiz. Bu, şundan çıkıyor: Yeteri kadar tartışmıyoruz. Bilgiyi birbirimizden saklıyoruz. Sakladığımız şey başımıza iş açıyor. Açtıktan sonra düşünmeye başlayıp, yaptığımız yanlışta direniyoruz. Türkiye bu kadersizlikten çıkamadı.

Son olarak söylemek istediğim şu: Kullanıcı kullandığı yeri düzgün kullanacak. Safranbolu’da koruma hareketine başlarken “sokakların yüzü hepimizin, evlerin içi sizin” dedik. Çarşıda da dışarıda oturulacak, kalkılacak, gezilecek tüm mekânlar hepimizin, dükkânların içi de çarşı esnafının. Bu durum iyi bir şekilde disipline edilirse daha önce de belirttiğim gibi hem kullanıcının rahatlıkla alışveriş etmesi, nefes alması sağlanır, hem de çarşının kazancı artar.

Şimdi büyük bir yarış başladı. Büyük çarşılar, alışveriş merkezleri kuruluyor. Manifaturacılar Çarşısı İstanbul’daki ilk örnek olmasından dolayı bu süreçte daha dikkatli ve akıllı davranmalıdır. Öncü rolünü yitirmemelidir. Ben mimar arkadaşlarımın çoğunun, yapılarının gelecekleri hakkında ne kadar üzüldüklerini çok iyi bilirim. Şevki Balmumcu diye bir mimar vardı. Ankara Sergi Evi’ni yapmıştı. Sonra aynı binanın Paul Bonatz zamanında operaya çevrilmesi sırasında Seyfi Arkan, özenle yaptığı binanın bambaşka bir hale gelmesi yüzünden sağlığını ve aklını yitirdi; uzun yıllar üretkenliğini kaybetti. Manifaturacılar Çarşısı’nı yıkma fikri topluma karşı bir ayıptır. Bu yapıyı üreten insanlar daha yaşarken, ürettiklerinin ortadan kaldırılmasının önerilmesi acı vericidir. En önemlisi de buranın yıkılması bizim hiçbir ürüne saygımız olmayışının da bir işareti olur. Toplumumuz buna layık değildir. Tarihimizle ve geçmişimizle sürekli övünüyoruz. Geçmişimizi günümüzle bağlayan tüm noktaları yok ediyorsak o zaman bilinçli bir toplum değiliz.

Çarşının günümüzdeki ve gelecekteki kullanımıyla ilgili bir sorum olacak. 2010 yılında İstanbul Avrupa’nın kültür başkenti olacak. Hepimizin de bildiği gibi İstanbul bu organizasyonu kaldırabilecek çağdaş kültür-sanat mekânlarına sahip değil. Sizin de başında bulunduğunuz süreçle beraber Atatürk Kültür Merkezi yenileniyor. Büyükşehir Belediyesi Lütfi Kırdar Kültür Merkezi’ni genişletiyor. Ancak ortak kanı, bu mekânların 2010 yılına yetiştirilmesinin İstanbul’daki açığı kapatamayacağı noktasında. Bu çerçevede Manifaturacılar Çarşısı alternatif bir mekân olarak düşünülebilir mi?

Gayet açık. Diyelim yüzlerce kişi bir araya geldi bu çarşıyı üretti. Ama o zaman İstanbul’un nüfusu birkaç milyondu. Şimdi on iki milyonun üstüne çıktı. Demek ki kapasiteyle ve kullanımla ilgili büyük bir baskı öğesi gelip gündemimize oturdu. Başta düşünülen işlevler, perakendeciliğin devreye girmesiyle zaman içinde değişti. Bu normaldir. Burada çarşının çok duyarlı olması lazım. Artı değerler ve baskılar geldiği zaman, nereye kadar burası kaldırabilir, bunu hesaplamak önemlidir. Kapasitesinin üstüne çıkan yerler kendi kendini boğar, yok eder. Bunun çok ince bir noktası vardır. Yöneticiler tarafından bu doyum noktasının çok iyi hesap edilmesi lazım. Kazancımızı arttıracağız derken, orada bulunma nedenleri ortadan kalkabilir.

En önemli nokta, artık yöneticilerin çok farklı bir bakış açısına sahip olmaları lazım. Ne demek o? Yöneticilerin çarşıyı sadece gündüzleri alışveriş yapılan bir yer olarak görmemesi lazım. Ciddi bir dünya kentinde böyle çarşılar gece aydınlatılarak çeşitli sanatsal-kültürel aktivitelere ev sahipliği yapıyor. Yeni sanatsal-kültürel aktiviteleri, çarşının gece de yaşayacağı bir şekilde hayata geçirdiğiniz zaman burası farklı bir yere gelir. Yeri çok özel ve değerli… Zaten o yüzden çarşının yıkılması düşünülüyor. O yüzden çarşıya yeni bir senaryo yazmak gerekiyor. Yeni koşulların, yeni olanakların ve yeni yoğunlukların dikkate alınarak, çarşının gece-gündüz sanatsal etkinliklere açılması, burada yapılan alışverişin niteliğini de arttıracaktır.

Siz konuşmalarınızda çarşıların kentlerin merkezi olduğuna, çarşı çökerse kentin çökeceğine değiniyorsunuz. Bunu biraz açabilir misiniz?

Manifaturacılar Çarşısı hakkında söylediklerime tekrarlayacak olursam, projenin kazanılmasının temel üç noktası var. Bir, yapının çevresine duyarlılığı… İki, çarşının içinde gelenekten gelen bazı alışkanlıklarımızın çağdaş yaklaşımlarla rahatça yapılabilmesi... Üç, sürekli yeni dinamiklere olanak vermesi…

Çarşıyı oluşturan birimler genel özellikleriyle ayakta duruyor. Ancak ortak mekânlarımız biraz plansız, programsız... Mimarına sorulmadan yapılmış olmasından ileri gelen bazı kopukluklar var. Gelenekten gelen bir çarşının 20. yüzyılın ortasındaki yorumunu algılayabileceğimiz ortak alanlarda zorlama olmuş. Çarşı çöktü mü kent çöker, gelir kaynaklarımız biter demek, çarşılara taşıyamayacağı kadar bir yükü verdiğiniz zaman kendi ölüm fermanınızı kendiniz hazırlıyorsunuz demektir. Bir disiplinden uzaklaştığınız için geneli mutlu etme şansınız azalır. Buraya yıllarca emeğini vermiş, para bulmaya ve inşaatı bitirmeye çalışmış, bugüne kadar da buranın ayakta durması için çaba göstermiş ana yönetici kitle, bu baskılar karşısında farklı düşüncelerle esas hedeflerini yitirebilirler. Geçmişte mütevelli dediğimiz kişiler, vakıf binalarını vakfeden kişinin senedine göre yönetirdi. Bu çarşının senedinin sahipleri, oranın yöneticileridir. Bu çarşı 15. yüzyıldan itibaren gelişmeye başlayan Kapalıçarşı’nın devamıdır; 1950 sonrası örneğidir. Burasını çarşı geleneğimizin gelişiminin eşik noktası olarak saklamamız gerekir. Bu da birbirimize saygılı ve dikkatli bir disiplin anlayışının buraya egemen olmasıyla söz konusu olacaktır. Katılımcı mimarların işbirliğiyle çarşıya daha farklı neler katabiliriz, nasıl yeni dinamikler yaratabiliriz, çarşı olarak 2010 Avrupa Kültür Başkenti organizasyonuna nasıl bir yaklaşımla entegre olabiliriz, bunları tartışmak gerekiyor.

Bursa’da Hanlar Bölgesi’ni ayağa kaldırıyoruz. Bölgeyi yanlışlıklardan arındırıyor, gece kullanımına açıyoruz. Her türlü kolaylığı bölgeye getiriyoruz. Hanlar Bölgesi 24 saat yaşayacak Bursa’da… Aynı şeyi Gaziantep’te de başardık. Esnaf hava kararmadan dükkânlarını kapatırdı. Gelirler çok sınırlıydı. Çarşıyı onardık. Artık çarşıda gecede lambalar eşliğinde çalışılıyor. Gelirleri de dört misli arttı. Yani Manifaturacılar Çarşısı’nda da kendi özel çıkarlarımızı her şeyin önünde tutmayan, çok boyutlu bir anlayışa ihtiyacımız var.


18 Ocak 2012 Çarşamba

SİNANPAŞA DEMEK ÇARŞI DEMEK

Beşiktaş Çarşısı’na ev sahipliği yapan Sinanpaşa Mahallesi, klasik bir Beşiktaş mahallesinden farklı olarak tüm Beşiktaşlıların hatta İstanbulluların gelip geçtiği, nefes aldığı bir çarşı-mahalle… 

Sinanpaşa Mahallesi’ne bir “çarşı-mahalle” dersek abartmış sayılmayız. Burası “merhaba”nın, “selamünaleyküm”ün hükmünün hâlâ geçerli olduğu, iğneden ipliğe her türlü ihtiyacın ucuza bulunabildiği, taze yemeklerin, güzel mezelerin yenildiği bir yer! Burası Barbaros Hayrettin Paşa, Sinan Paşa, Osman Hamdi Bey, Neyzen Tevfik, Behçet Necatigil gibi büyük ustaların, Cumhuriyetimizin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk’ün sokaklarında gezdiği, ikâmet ettiği, eserler yarattığı bir mahalle. Ama Sinanpaşa Mahallesi’nin en önemli özelliği megakent İstanbul’da kapitalizmin yerli bir ettiği küçük esnafın nefes alma şansı bulabildiği birkaç korunmuş alandan biri olması… 

Arheias’ın kenti

Bu küçük mahallenin kökleri çok eskilere gidiyor. M.S. 2. ya da 3. yüzyılda Bizantionlu Dionisios tarafından kaleme alındığı düşünülen “Anaplus Bosporu” (Boğaziçi’nde Yolculuk) adlı eserde Beşiktaş’ın tarihi ile ilgili ilk yazılı bilgilere ulaşıyoruz. Dionisios bu eserinde, bugünkü Sinanpaşa Mahallesi’nin çevresindeki bazı yerleşmelerden bahsediyor. Bizans tarihçisi Albrecht Berger’e göre, Dionisios’un liman kenti “Pentekontorikon” diye bahsettiği yer bugünkü Dolmabahçe, “Iasonion” bügünkü Maçka, “Arheion” diye anılan yer ise Beşiktaş merkez yani kabaca Sinanpaşa Mahallesi olmalı. Berger, Arheion tezini Dionisios’un kitabında geçen bir bilgiye dayandırır. Dionisios’un kitabında Arheion “kuzeye doğru, tepeler ve bunların arasında akan bir ırmakla” betimlenir. Bu ırmak Ihlamur Deresi olmalı. Arheion, aynı Khalkedon (bugünkü Kadıköy) ve Bizantion (bugün Tarihi Yarımada olarak anılan bölge) gibi bir Yunan koloni kenti olarak kurulur. Kentin kurucusu Arheias’tır.

Diplokionion’dan Beşiktaş’a…

Sinanpaşa’nın bulunduğu yerin adı M.S. 5. yüzyılda Ayios Mamas. Kaynaklara göre bu isim bölgede kurulu olan Ayios Mamas kompleksinden geliyor. Kompleks saray, hipodrom, liman ve limanın arkasındaki yarım daire biçiminde görkemli bir revaktan oluşuyor. Berger, bu revağın sütunlarının Beşiktaş isminin kökeni olduğunu iddia eder. Şöyle ki, 16. yüzyılda İstanbul’u ziyaret eden Petrus Gyllius Beşiktaş’ta “diplokionion” olarak bilinen çifte sütundan bahseder. Bu sütunların Barbaros Hayrettin Paşa’nın türbesinin inşaatında kullanıldığını söyler. Berger, bu iki sütunun Mamas revağının parçaları olabileceğini söyler. Bu tezini Buondelmonti’nin haritasında gözüken çifte sütundan geldiğini bildirir. Haritadaki sütunların sanki bir beşik asılabilmesi mümkünmüş gibi gözüktüğünü söyler.

Mahalleye adını veren kaptanıderya: Sinan Paşa

16. yüzyıl Sinanpaşa Mahallesi’nin bulunduğu bölge için bir dönüm noktası. Bu dönemde bölge bir denizci mahallesine dönüşüyor. 1541-42 yıllarında Mimar Sinan tarafından inşa edilen ilk Osmanlı kaptanıderyası Barbaros Hayrettin Paşa’nın türbesi nedeniyle bölge denizciler tarafından bir ziyaretgâh gibi kullanılıyor. Osmanlı Donanması sefere çıkmadan önce büyük kaptanıderyanın türbesini ziyaret ediyor. 1555 yılında türbenin karşısına inşa edilen kaptanıderya Sinan Paşa Külliyesi’yle birlikte bu önem perçinleniyor. Leventler Cuma namazlarını bu camide kılmaya başlıyor. Beşiktaş, Osmanlı donanmasının rütbeli askerlerinin ikametgâhına dönüşüyor.

Sinan Paşa, Mihrimah Sultan’ın eşi veziriazam Rüstem Paşa’nın kardeşi. Beşiktaş’a yaptırdığı külliyenin tamamlandığını göremeden 1553 yılında vefat ediyor ve Üsküdar’daki Mihrimah Sultan Külliyesi’nin haziresine gömülüyor. Cami, medrese ve çifte hamamdan oluşan külliye 1555 açılıyor. Beşiktaş Çarşısı’nın ilk temelleri de külliyenin açıldığı yıllarda atılıyor. 1950’li yıllardaki meşhur Menderes yıkımları bu külliyeyi de parçalıyor; çifte hamam yıkılarak yok ediliyor.

Sinan Paşa Camii

Bu bölge için ikinci dönüm noktası 19. yüzyıl. Bu dönemde bölgede inşa edilen Dolmabahçe, Çırağan ve Yıldız sarayları sayesinde mahalle ve çarşı şenleniyor. Bu noktadan itibaren Erzincan ilinin Küçük Armıdan köyünde doğan Hagop Mıntzuri’nin anılarına sözü bırakalım. Uzun yıllar Sinan Paşa Camii’nin karşısındaki fırında çalışan Mıntzuri Beşiktaş Çarşısı’nın 19. yüzyıl sonundaki canlılığını çarşının içinden biri olarak anlatıyor:


“… 1897’ninin Beşiktaşı’nı anlatıyorum. O günlerden, şimdiki Barboros Meydanı’nda Sinan Paşa Camisi var. Oradan, göz kararıyla fırının, çarşının, dükkânların yerini tespit edebiliyorum: Şurada fırının tezgâhı yükseliyordu; ben buraya ekmekleri dizerdim. Tezgâhın altına Azbıderli Musa Çavuş’un kahvehanesi vardı. Sarı yün arabasıyla iner, çıkar, çay ve kahve dağıtırdı. Bitişiğindeki sandık büyüklüğünde dükkânda, Hüseynikli nar gibi kırmızı yanaklı Mustafa Ağa ile yeğeni Yusuf, bağdaş kurup ince çöpleri keserek aynı boya getirir, süpürge bağlarlardı. Yusuf, süpürgeleri omzuna alıp buradan götürürdü semtlere. Beşiktaş, Ortaköy semtlerine, ‘Süpürgecii’ diye bağırarak. Evet, Karamanlı usta Yorgi’nin bakkal dükkânı da tam şuradaydı. Sabun, zeytinyağı, zeytin satardı. Dar ve uzun masada da soğan ayıklar, maydanozu, ciğeri, soğanı doğrar, unlar tuzlar ve unlu kanlı parmaklarıyla yanındaki ateş dolu maltızdan bozma bir mangalda yağı yakıp ciğerleri kızartırdı. Kâğıt kadar ince tabaklarda, müşterilerine kırk paraya ciğer servisi yapardı. Kapları yıkamazdı. Yiyenler ekmeğin içiyle üyle bir silerdi ki bir iz bile kalmazdı. Bitişiği İşkodralı Abidin Bey’in kasap dükkânıydı. Cüce çoban Şipka ‘cıngıl… cungul… cıngıl…’ zil sesleriyle koyunları dışarı çıkarır, otlatmaya götürürdü. Zeynel, müşteri olmadığı zamanlar, kasap bıçaklarını bilerdi. İşkodralı Arnavut beylerin zenginliği ile iftihar eder; ‘Yetmiş kaşık, yetmiş çanak sahipleridirler, o kadar adama her gün yemek verirler…’ der, o kadar yüksek sesle bağırırdı ki sokaktan geçenler duyarlar, dururlardı. Onların bitişiğinde ise Makedonyalı Lazo Curo’nun, Petru Marko’nun sebzeci dükkânı. Büyükdere’de, Bahçeköy’de bahçeleri vardı. Oradan katırlarla geceleri sebze getirirdi. Sabahları erken saatlerde duyardım: ‘cangılı, cangılı, cangılı…’ nasıl da ahenkli çalardı! Bana, Giresun vadilerinin tepelerinden geçen kervanları anımsatırlardı. Fırının tam karşısında camiyle birleşip bir köşe oluşturan yer, Arnavut şerbetçi Cafer Ağa’nın dükkânıydı. Önündeki mermerin üstünde her mevsim şerbet olurdu. Mecidiyeköyü’nde bir karlığı vardı. Yazın da her gün sepetlerle kar gelirdi dükkânın bodrumuna; şerbetler ve dondurma için…”  

Hagop Mıntzuri’nin Tarih Vakfı Yurt Yayınları’ndan çıkan “İstanbul Anıları/1897-1940” Sinanpaşa Mahallesi’nin geçmişini ve Beşiktaş Çarşısı’nın zenginliğini anlamak için eşsiz bir eser. Okuma listenize almanızı tavsiye ediyoruz.

Köfteci Sabahattin, Kaymakçı Pando, Berber Güngör…

Mıntzuri’nin anlattığı Azbıderli Musa Çavuş’un kahvesi, Karamanlı Yorgi’nin bakkalı, Hüseynikli Mustafa Ağa’nın süpürgecisi ve İşkodralı Abidin Bey’in kasap dükkânı yok! Ama Beşiktaş Çarşısı büyük marketlere, alışveriş merkezlerine de teslim olmuş değil. Mıntzuri’nin bıraktığı bayrağı Sinanpaşa’daki ekmek fırınları hâlâ taşıyor; İstanbul’un  en lezzetli, mis gibi kokan ekmeklerini yapıyor. Gün doğumuyla birlikte kepenklerini açan Uğur Mumcu Parkı ve Kanburun Bahçesi’ndeki çayhaneler -aynı Azbıderli Musa Çavuş’un 19. yüzyıl sonlarından yaptığı gibi- işlerine gidecek Beşiktaşlılar için çay demliyor. 7/8 Hasan Paşa Fırını galetaları, çay kurabiyelerini, vişneli mekikleri, kedidillerini tezgâhına diziyor. Köfteci Sabahattin, Kaymakçı Pando, Berber Güngör her sabah dükkânlarını açıp Beşiktaşlıları içeri buyur ediyor. Mahalleli içeri girip alışveriş etmese bile bir selamı esnafa çok görmüyor; hal, hatır sorduktan sonra yoluna devam ediyor.


Öğle vakti Beşiktaş Çarşısı artık sadece Sinanpaşalıların değil İstanbulluların tamamının buluşma noktası! Özellikle üniversite öğrencileri taze ve ucuz yemek yemek için Beşiktaş Çarşısı’ndaki köfteciler, dönerciler ve esnaf lokantalarını dolduruyor. Balık Pazarı akşama hazırlık yapan hanımefendilerin, beyefendilerin akınına uğruyor. Lüferler, palamutlar, istavritler itinayla temizlenip, yan tezgâhtan roka ve turp alınıyor.

Akşama doğru çarşıda gölgeler uzamaya başladığında, Has Fırın ve Ihlamurdere caddeleri kalabalıklaşıyor. Önce çayhaneler, ardından birahaneler, sonra da Balık Pazarı çevresindeki meyhaneler, dostlarıyla sohbet edip günü çarşıda sonlandırmak isteyenler tarafından dolduruluyor… Bir de Beşiktaş’ın o akşam maçı varsa değmeyin Sinanpaşalıların keyfine! Bilmeyenler şaşırabilir ama maç günü Beşiktaş Çarşısı’nda bütün sohbetler “tezahürat makamı”nda yapılıyor. Çarşının nabzı 90. dakikanın sonuna kadar yükseldikçe yükseliyor. 91. dakikada genelde büyük bir sevinç, arada hüzün! Sonuç her ne olursa olsun çarşı sabaha umutla giriyor! Kepenkler açılıyor, dükkânların önü temizleniyor! Sinanpaşalılar -düzene inat- alışverişini süpermarketten değil küçük esnaftan yapıyor. Çünkü hâlâ çarşıda selamlaşma var, sohbet var, dostluk var, dayanışma var!

B+ 15. sayı
     



23 Şubat 2011 Çarşamba

URFA'NIN ORTASI ÇARŞI

Ne mutlu ki şimdilik Urfa'da AVM yok! Alışveriş yapmak için Urfa'nın merkezindeki çarşıda yürümek gerekiyor. Pazarlık edebilir, esnafın ikram ettiği çayı yudumlayabilir, Gümrük Han'da yorgunluk mırrası içebilirsiniz. E daha ne duruyorsunuz?


Bakırcılar Çarşısı


Osmanlı çarşıları arasında mimari özgünlüğünü ve geleneksel üretim tekniklerini korumayı başarmış az sayıdaki çarşıdan biri de Şanlıurfa çarşısıdır. Bu büyük alışveriş kompleksi, 16. yüzyıla tarihlenen birbirine bitişik olarak yapılmış Gümrük Hanı ve Bedesten çevresinde şekilleniyor. Bugün bu bölgeyi gezecek olursanız attığınız her adımda kendinizi başka bir çarşının içinde bulursunuz. Sipahi Pazarı, İsotçu Pazarı, Kazancı Pazarı, Kınacı Pazarı, Pamukçu Pazarı, Attar Pazarı, Keçeci Pazarı, Bakırcılar Çarşısı kısa bir yürüyüşle ulaşabileceğiniz çarşıların sadece küçük bir bölümü…



Çarşının vazgeçilmezi: Kebap


Bedesten

Kanuni Sultan Süleyman’ın Urfa Sancak Beyi Behram Paşa tarafından yapılan Gümrük Hanı’nın avlusunda bugün kahvehaneler bulunuyor. Çarşı esnafı ve alışverişe gelen Urfalılar, Halil-ür Rahman’dan avluya gelen suyun etrafında çay ve mırralarını içiyor. Hanın üst katının günümüzde terziler kullanıyor. Gümrük Hanı’nın güneyinden Kazzaz Pazarı olarak da bilinen Bedesten’e geçiliyor. Uzun yıllar ipek işleyen esnafın dükkânlarının bulunduğu çarşıda günümüzde yöresel ürünler satılıyor. Sadece birkaç dükkânda kazzazlara rastlanabiliyor.





Bakırcılar Çarşısı'nı bulmak için çekiç seslerine kulak vermek gerekiyor.




19. yüzyıla tarihlenen Bakırcılar Çarşısı’ndaki bakırcı esnafı günün her saatinde müşterilerini çekiç sesleriyle karşılıyor. Çarşının merkezindeki bir diğer önemli yapı Sipahi Pazarı adıyla biliniyor. Halıcılar Çarşısı olarak hizmet veren mekân, unutulmuş Osmanlı çarşı geleneklerinden birini yaşatmaya devam ediyor: Esnaf her sabah dükkânlarını duayla açıyor.





Gümrük Han'da tütün keyfi.

24 Ocak 2011 Pazartesi

KAHRAMAN İMÇ AVM'LERE KARŞI

Sultanhamam esnafı 57 yıl önce modern bir açık hava çarşısı yapmak için bir araya geldiğinde, mimar Victor Gruen Amerika’da dünyanın ilk kapalı çarşısını tasarlıyordu. Gruen’in yarattığı akımın İstanbul’a yansıması 1988’de Galleria Alışveriş Merkezi’yle oldu. AVM’lerin tüm Türkiye’ye yayılması kapitalizminin dünyaya yayılmasından bile daha kısa sürdü. Artık önümüz, arkamız, sağımız, solumuz AVM.





1954 İstanbul’u… Sultanhamam’da bir grup esnaf modern bir çarşı inşa etmenin yollarını arıyor. O yıllarda Tahtakale ve Sultanhamam çevresi manifaturacılarla dolmuştu. Dar sokaklarda mal indirip bindirmek, müşterilere hizmet etmek zorlaşmıştı. Bu noktada İstanbul Valisi ve Belediye Başkanı Prof. Dr. Fahrettin Kerim Gökay bir karar alarak Sultanhamam, ve çevresinin araç trafiğine kapatılması ile ilgili tebligatı esnafa bildirdi. Hemen hatırlatmakta fayda var, bu tebligat hâlâ uygulanmıyor.

Manifaturacı Remzi Peker öncülüğünde Kısmet Han’da yapılan toplantılar kısa sürede bin girişimci manifaturacıyı bir araya getirmeye başardı. Belediyenin imara açmak istediği Unkapanı’ndaki arsa bin kişinin kurduğu kooperatife önerildi. Belediye, Saraçhane-Unkapanı arasındaki alanı istimlâk edecek ve imara açacak. Kooperatif de belediyenin çıkardığı tahvillerden satın alarak inşaata başlayacaktı. Ancak belediyenin iki koşulu vardı. Uzunluğu neredeyse bir kilometreyi bulan bu alan için bir şehircilik yarışması açılması ve bu yarışmadan elde edilen verilerle birlikte çarşının mimari projesi için ikinci bir yarışma düzenlenmesi.

Kooperatif bu somut öneriyi görüşmek üzere genel kurulu 1 Eylül 1955 tarihinde olağanüstü toplantıya çağırdı. Adnan Menderes hükümeti, Vatan ve Millet caddelerini açarken yaptığı kamulaştırmalarda vatandaşa tahvil dağıtmıştı. Kooperatif 30 milyon liralık tahvil toplayarak araziyi satın aldı.

27 Ağustos 1958 yılında düzenlenen şehircilik yarışmasının amacı, mimari proje yarışması öncesinde arazinin istimlâk sınırları ve imar durumunu netleştirmek ve İstanbul’un en canlı tarihi merkezlerinden birinde yapılacak olan projenin Süleymaniye Külliyesi, Bozdoğan Kemeri ve benzeri yapılarla olacak ilişkisini belirlemekti.

Yarışma yönetmeliğine yazılmasa da, yarışma katılımcılarına sözlü olarak bildirilen verilerden biri, dönemin Başbakanı Adnan Menderes tarafından ortaya atılan bir öneriydi: Menderes, Atatürk Bulvarı’nı dik kesen, Unkapanı’ndan Süleymaniye Külliyesi’ne doğru yetmiş metre genişliğinde bir bulvar açmak istiyordu. Bu veri yarışma projelerinde kullanılsa da hayata geçmedi. İyi ki de geçmedi çünkü bu fikir uygulansaydı İstanbul’un en eski mahallelerinden biri olan Süleymaniye sivil ve dini yapılarıyla birlikte yok olacaktı.

Jüri, yarışmaya gönderilen on dört proje arasından Yüksek Mimar Cihat Fındıkoğlu, Yüksek Mimar Kâmil Bayur, Yüksek Mimar Tarık Aka, Yüksek Mimar Niyazi Duranay ve Yüksek Mimar Özdemir Akverdi’nin ortak projesine birincilik verdi. Belediyenin Planlama Müdürlüğü’nün başındaki İtalyan Profesör Piccinato, birinci gelen projeye, yapının Süleymaniye Külliyesi’yle ilişkisini güçlendirmek amacıyla bazı ekler yaptı. En önemli önerisi blokların yönünün Süleymaniye Külliyesi’ne doğru döndürülmesiydi.

19 Şubat 1960 tarihinde kooperatif davetli bir yarışma düzenledi. Yarışma şartnamesiyle birlikte katılımcı mimarlara uyulması istenen yapı programı ve mevzi imar planıyla elde edilen veriler duyuruldu. Jüri, Yüksek Mühendis Mimar Doğan Tekeli, Yüksek Mühendis Mimar Sami Sisa, Yüksek Mühendis Mimar Metin Hepgüler tarafından hazırlanan Site Mimarlık’ın projesine birincilik ödülünü verdi. 1954 yılında masa başında ortaya atılan fikrin altı yıllık bir süreçte bürokratik altyapısı tamamlanmış; mimari projeleri de üretilmiş oldu. 15 Mart 1961’de İstanbul Valisi ve Belediye Başkanı General Refik Tulga’nın katıldığı bir törenle çarşının temel atma töreni gerçekleşti.

Hafriyatta bazı mezarlarla karşılaşılması üzerine belediye projede bazı değişiklikler talep etti. Bu talepler İMÇ’nin mimarları tarafından projeye eklenerek hayata geçirildi. Bugün İMÇ’nin 3. bloğunun önündeki mezarlar, bu yerinde değişikle kurtarılmış oldu. Mezar taşları üzerinde yapılan araştırmalarda, mezarlardan birinin Fatih Sultan Mehmet’in hocası ve İstanbul’un ilk belediye reisi kabul edilen Hızır Bey’e, diğerinin ise Cihannüma ve Keşfü’z Zunûn isimli eserleriyle 17. yüzyıla damgasını vuran Kâtip Çelebi’ye ait olduğu anlaşıldı.

Türk-İslam çarşı geleneğinin modern bir denemesi olan İMÇ’nin tasarımının en önemli özelliği çevresine duyarlı olmasıydı. Doğan Tekeli, Sami Sisa, Metin Hepgüler’in bu zorlu tasarım sürecinde blokların yönünü doğru belirlemek, çevredeki tarihsel yapılarla çarşı arasında güçlü bir bağ kurabilmek, yaya sirkülasyonunuyla araç trafiğini çözümlemek için çalıştılar. Blokları Şehzade Külliyesi, Zeyrek Camii (Pantokrator Kilisesi), Bozdoğan Kemeri, Şebsafa Camii ve en önemlisi de Süleymaniye Külliyesi’nin görünümünü etkilemeden yerleştirdiler. Bununla kalmayıp çarşının içinde bu tarihi yapıların izlenebileceği manzara terasları tasarladılar. Geleneksel öğeleri çağdaş bir anlayışla yorumladılar.

Bu zorlukları aşarken İstanbul’un zengin mimarlık geçmişinden de yararlandılar. İMÇ’nin arkasında kalan Süleymaniye Mahallesi’nin geleneksel konutlarını, bedestenleri, hanları ve Kapalıçarşı’yı oluşturan İstanbul’un ticari geçmişini çok iyi bir şekilde inceleyerek tasarımlarını geliştirdiler. Site Mimarlık’ın tasarım sürecindeki özenli yaklaşımları, İMÇ’nin çağdaş bir mimarlık yapısı ve Kapalıçarşı geleneğinin 1950 sonrası en görkemli örneği olmasını sağladı.

Türkiye’nin en büyük inşaatı, yedi yılda tamamlandı. İçinde bin kişilik kooperatif üyelerinin, kooperatif yönetiminin, mimarların, mühendislerin, müteahhitlerin, belediye uzmanlarının, yüzlerce işçi ve ustanın bulunduğu büyük çarklı sorunsuz işledi.

Başbakan Süleyman Demirel, İstanbul’da yapılan dönemin en büyük çarşısının açılışını yapmak için 22 Nisan 1967’de Unkapanı’ndaydı. Başbakanı binlerce İstanbullu karşıladı. Demirel kurdeleyi kesip, çarşıyı dördüncü bloğa kadar gezdikten sonra törenden ayrıldı.

Belediye, İMÇ açıldıktan sonra Sultanhamam ve Tahtakale’yi araç trafiğine kapatmadı. Bu nedenle esnaf çarşıya taşınmadı. Çarşı boş kaldı. Bu durumu Sultanhamam piyasasında yaşanan değişiklikte destekledi. İthalata dayanan piyasa yerini üretime bırakmış Sultanhamam’daki küçük esnaf dükkânlarını kapatmak zorunda kalmıştı.

1970’lere gelindiğinde ise iki olay çarşıya rağbeti arttırdı. Birincisi Sultanhamam’da yaşanan Katırcıoğlu Han yangınıydı. İkinci olay 1972-1973 yıllarında İstanbul’un en kaliteli kadifelerini yapan Epengle’nin çarşıya taşınmasıyla oldu. Epengle’nin getirdiği hareket sonucunda İstanbul’daki tüm kadifeciler birinci bloğa taşındı. Kadifecilerle birlikte gelen mefruşatçılar birinci bloğu doldurdu.

1985 Mayıs’ında dönemin başbakanı Turgut Özal Japonya’ya resmi bir ziyarette bulunacağı duyuruldu. Japonya’ya hareket etmeden önce yaptığı basın toplantısında sanayi dikiş makinesinin gümrüğünü sıfır yaparak ithalatı serbest bıraktı. Bu haberle birlikte konfeksiyon piyasası canlandı; kısa sürede Japonya’dan sanayi dikiş makineleri ithal edilmeye başlandı.

Sayıları hızla artan makineciler kendilerine merkez olarak çarşının ikinci bloğunu seçtiler. Makineciler doğal olarak konfeksiyon piyasasının da buraya taşınmasına neden oldu. Artık çarşı dolmuştu. Çarşının ismi tüm iş kollarına uyuyordu. Müzikçiler, “İstanbul Müzikçiler Çarşısı”; mefruşatçılar, “İstanbul Mefruşatçılar Çarşısı”; makineciler, “İstanbul Makineciler Çarşısı”, kooperatif kurucuları da çarşının özgün ismi olan “İstanbul Manifaturacılar Çarşısı”nı kullanıyordu.

İstanbul Manifaturacılar ve Kumaşçılar Çarşısı birçok yönden önemli bir yapı. Sadece binden fazla tüccarın bir araya gelerek düşüncelerini yaşama geçirmeleri bile 1950’lerin Türkiye’sinde büyük bir başarı. Metrekare hesabına döküldüğünde İMÇ o yıllarda Türkiye’nin en büyük yapısı.

İMÇ çağdaş bir Türk yapısı çünkü ruhunda Sultanhamam’ın daracık sokaklarında İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra gün be gün gelişen bir iş kolunun heyecanını taşıyor. Mimar Kemalettin’in, Vedat Tek’in öncülüğünü yaptığı Birinci Ulusal Mimarlık akımını, İkinci Ulusal simgeleri Emin Onat ve Sedat Hakkı Eldem’in yarattıklarını sindirerek, ulusal değerlerimizi evrensele taşıyabilmiş bir yapı.

Çarşının tasarımında çarşıyla Süleymaniye Külliyesi arasından yer alan geleneksel konut mimarisinin simgesi cumbaların, Tahtakale’nin ünlü hanlarının kullanıcılarına kolaylıklar sağlayan mimari çözümlemelerinin, Türk-İslam mimarisinin vazgeçilmezi avlunun ve en önemlisi Süleymaniye’ye saygının yeri var! Kapalıçarşı’nın, Mısır Çarşısı’nın ve tüm İslam coğrafyasına yayılmış geleneksel çarşı fikrinin izleri var…

İşte bu yüzden birçok mimarlık ve mimarlık tarihi tezine konu oldu İstanbul Manifaturacılar ve Kumaşçılar Çarşısı... Bu yüzden dünyanın en saygın mimarlık ödüllerinden biri kabul edilen Aga Khan Mimarlık Ödülleri’ne, bizzat Aga Khan Vakfı tarafından 1980 yılında aday gösterildi.

İMÇ uzun yıllar İstanbul’un en büyük çarşısı olma özelliğini sürdürdü. AVM akımı 1988’de Galleria Alışveriş Merkezi’nin açılışıyla İstanbul’a ulaştı. Akmerkez, Carrefour, Capitol ve diğerleri… Sonrası herkesçe malum bir süreç… Neredeyse her kilometreye bir alışveriş merkezi yapma çılgınlığı hâlâ devam ediyor. AVM’ler çoğaldıkça trafik keşmekeşi artıyor. Sosyal yaşamtımızdaki keşmekeş trafikten de beter. İnsanlar sokaklardan soyutlanarak AVM’lerde “konserve” yeni yaşamla tanıştırılıyor. Artık geleneksel bir Türk ailesinin tatil günleri AVM’lerde geçiyor; çocuklar oyun merkezinde, hanımefendiler mağazalarda alışverişte, beyefendiler Amerikan kahvehanelerinde. Neyse ki akşam olduğunda tüm aile AVM’nin üst katındaki sinemada bir araya geliyor!

İMÇ de bu sürece karşı ayakta durmakta zorlanıyor... Zamanın ve esnafın yarattığı yapı üzerindeki tahribatı gün geçtikçe çoğalıyor. Özensiz tabela kullanımı ve vitrin genişletmeleri nedeniyle İMÇ’nin pişmiş toprak tuğlalarla kaplı özgün cephesi tamamen yok oldu. Osmanlı evlerinin klasik öğesi cumbaların modern yorumları dükkânların içine katıldığı için algılanamaz hale geldi. Çarşının şadırvanı büfeye dönüştürüldü. 2010 yılında İMÇ Yönetimi’nin çarşının özgün haline dönüştürülmesi için çarşıyı tasarlayan mimari büroya başvurması umutlandırıcı bir haber. İMÇ; kimlikli, yeniliklere açık, çağdaş bir işletme anlayışıyla ve özgün mimarisini koruyarak AVM’lere karşı savaşı kazanabilir. Çünkü İMÇ, bir dönemin mimarlığının ve manifaturacıların 1950’li yıllarda gerçekleştirdikleri muhteşem imecenin işareti olarak korunmalıdır.

Çağdaş sanat müzesi İMÇ






1967 yılında açılan çarşıda, mimar Doğan Tekeli’nin önerisiyle, sekiz çağdaş Türk sanatçısının elinde çıkma dokuz sanat eseri farklı bloklara yerleştirilmişti. Doğan Tekeli inşaat sürerken ortaya attığı fikri ve sonrasını “İmeceden İMÇ”ye isimli kitapta şöyle anlatıyor:

“…Şimdi efendim o esasında benim fikrimdi ama o zaman yapılara sanat eseri koyma fikri dünyada olan bir uygulama. Bir de Türkiye’de sanatçıların ve bazı siyasilerin de etkisiyle devlet yapılarına sanat eserleri konulmasıyla ilgili bir kanun yahut bir yönetmelik çıktı. Yönetmelikte, yapı maliyetinin yüzde ikisi kadar sanat eseri konacak devlet yapılarına, deniyordu. Böyle bir fikir genel olarak vardı havada. Bu fikirdir muhtemelen bana ilham veren. Ben de bunu sıfırdan icat etmedim. Şunu düşündüm; bu yapı Türkiye’de o dönemde bir defada yapılan en büyük ölçekli yapı. O zaman yapının otuz kırk yıl içinde bugünkü haline geleceğini de tasavvur edemiyordum. Bu yapı çağdaş Türk sanatından örnekler taşımalı dedim, kanunun esprisine uygun olarak. Süleymaniye’de nasıl Karahisâri’nin hatları, Sarhoş İbrahim’in vitrayları var, bu da öyle bir şey; çağın Türk sanatından bir örnek taşımalı…”

Eserler:
I. Blokta Kuzgun Acar’ın “Kuşlar” heykeli,
I. Blokta Füreya Koral’ın seramik panosu,
I. Blokta Bedri Rahmi Eyüboğlu’nun mozaik panosu,
I. Blokta Eren Eyüboğlu’nun mozaik panosu,
II. Blokta Bedri Rahmi Eyüboğlu’nun “İstanbul” mozaik panosu,
II. Blokta Yavuz Görey’in beyaz mermer çeşme plastiği,
V. Blokta Ali Teoman Germaner’in doğal taştan duvar rölyefi,
V. Blokta Sadi Diren’in seramik panosu,
VI. Blokta Nedim Günsür’ün “Atlar” mozaik panosu.

AVM’lerin İstanbul işgali sürerken İMÇ nazara geldi

2005 yılında İstanbul’un her köşesinde AVM’ler yükselirken, İMÇ Yönetimi çarşının yanında sahibi olduğu boş bir araziye otopark yapmak için belediyeye başvurdu. Başvuru sırasında askıda bekleyen bir imar planı değişikliği İMÇ yönetiminin gözüne çarptı. 22.09.2005’te onanan 1/5000 ölçekli nazım imar planı ile 1/1000 ölçekli imar planında İMÇ’nin bulunduğu alan “prestij konut alanı” olarak gösterilmişti. Daha da ilginç olan durum yeni plana itiraz süresi o gün doluyordu. İMÇ Yönetimi hemen askıdaki plana itiraz etti; yürütmeyi durdurmak için dava açtı.

Büyükşehir Belediyesi İMÇ’nin altı bloğunu yıkarak yerine “elli prestij konutu ve arasta karakterinde çarşı” yapmak istiyordu. Prestij konutlarının mimarisi geleneksel Osmanlı evini esas alarak tasarlanacaktı. Yani binin üzerindeki dükkândan oluşan çarşı kamulaştırılacak, 1950 sonrası çağdaş mimarlık örneği, Türkiye’nin o dönemde yapılmış en büyük çarşısı yıkılacak, yerine de “elli prestij” konutu yapılacaktı.

Gazeteciler, mimarlar, akademisyenler, sivil toplum kuruluşları İMÇ’nin yanında yer aldı. Çarşının korunması yönünde fikir belirttiler. Dönemin Eminönü Belediye Başkanı Nevzat Er bile yıkım kararının yanlış olduğunu söyledi. Ancak Büyükşehir Belediyesi kararından dönmedi. Son noktayı Danıştay koydu. 13 Kasım 2008 tarihinde belediyenin itirazını da reddeden Danıştay “özgün mimari kimliği, ödül almış Cumhuriyet Dönemi yapıları ve değişik dönem kültür mirasıyla bütünleşmiş” çarşının yıkılıp yerine villa yapılmasının “şehircilik ilkelerine, planlama esaslarına ve kamu yararına uygun olmadığını” belirtti.

1954’te Amerika’daki çarşıların vaziyeti umumiyesi

Sultanhamam esnafı çağdaş bir çarşı hayaliyle Kısmet Han’da toplanırken, aynı yıl Amerika’da Victor Gruen isimli bir mimar da çevreye duyarlı, insancıl bir kompleks tasarımı üzerine çalışıyordu. Amacı insanları bir araya getirerek sosyalleşmelerini sağlamaktı.

Aslen Avusturyalı ve koyu bir sosyalist olan Gruen, Hitler’in politikalarını benimsemediği için 1938’de Amerika’ya göçmen olarak gitti. Gruen’in tasarladığı Southdale Mall’un 1956 yılındaki açılışında Amerika’da yer yerinden oynadı. Dünyanın ilk kapalı alışveriş merkezi binlerce Amerikalının akınına uğradı. Amerikanın en önemli gazeteleri ve dergileri bu olayı ön sayfalarından duyurdu. Gazetecilerin deyimiyle Southdale alışveriş merkezi “Amerikan tarzının vazgeçilmez bir parçası” olmuştu. Gruen’in sosyal merkez konseptinin örnekleri kısa sürede ticarileşerek arttı. Konsept kalite kaybına uğradı, sosyal amaçlı özelliklerini kaybetti. Fikrinin yozlaştırıldığını gören Gruen 1970’lerde “bu soysuz gelişmelere nafaka vermeyi reddediyorum” diyerek Amerika’ya terk etti. Avusturya’ya döndü. “Mall Maker” 1980 yılında da Avusturya’da vefat etti.

Peki İstanbullular AVM’lere “nafaka vermeyi reddederlerse” ne yapacaklar? Gruen gibi şanslı olmadığımız çok açık. Şimdiden uzakta bir köy aramaya başlayalım. Yarın çok geç olabilir.