İMÇ etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
İMÇ etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

18 Eylül 2015 Cuma

Mozaikler için son viraj

Her şey 2011 yılında B+ dergisinin 12. sayısında kapağa taşınan Eren Eyüboğlu'na ait duvar mozaiğiyle başladı. 1957 yılında 4. Levent’te yapılmış bu güzel eser çevredeki 20 mozaikten sadece biriydi. Kapak o kadar sevildi ki Beşiktaşlılar bu mozaiğin hikâyesiyle ilgilenmeye başladı. Bu etkileşim Beşiktaş Belediyesi’ni de harekete geçirdi. Temel amaç bu ve benzeri eserlerin ivedilikle ortaya çıkarılarak koruma altına alınmasıydı. B+ ve Atlas dergisinin yazarı Ferda Çağlayan’ın yıllardır yaptığı dokümantasyon sayesinde 4. Levent’te 20 duvar mozaiğinin varlığından haberdar olduk. O yıllarda sadece dört mozaik gözle görülebilir durumdaydı. Beşiktaş Belediyesi 2012 yılında İstanbul III. Numaralı Koruma Kurulu’na yaptığı başvuruyla, o güne kadar sadece biri (Bedri Rahmi Eyüboğlu’na ait Ziraat Bankası eski giriş kapısı yanındaki eser) koruma altına alınmış eserlerin tamamı için başvuru yaptı. Kurul Aralık 2012’de eserlerin tamamını tescilledi.   

Aradığımız parça sizde olabilir

Eş zamanlı olarak Beşiktaş Belediyesi “aradığımız parça sizde olabilir” sloganıyla bir kampanya başlattı. B+ dergisinde (bu fakir kütükte de birçok kez yayımladım) sık sık tanıtımlarına yer verilen bu kampanya sayesinde envanterdeki 20 mozaiğe Ferruh Başağa’ya ait bir mozaik daha eklendi. Vatandaşlarımızın uyarısıyla bulunan bu mozaik sıva altından uzun uğraşlar sonucunda gün ışığına çıkarıldı.

Beşiktaş Belediyesi Şubat 2013’ten itibaren üzeri mantolama, tabela, reklam panosu ve benzeri malzemelerle kapatılmış 13 mozaiği de açarak kamuoyunun ve sanat çevrelerinin ilgisine sundu.

Belediyenin önündeki ikinci etap bu eserlerin çizimlerinin yapılmasıydı. Kısa sürede 21 eserin rölöve, restitüsyon ve restorasyon projeleri tamamlandı. İstanbul III. Numaralı Koruma Kurulu 30.09.2014 tarihinde aldığı kararla Belediyenin rölöve ve restorasyon projelerini onayladı, restorasyon projesini ise şarta bağladı. Özetle şöyle diyordu karar: “… (restorasyon projesinden bahsediyor) ilkesel olarak uygun olduğuna ancak restorasyon projelerinin maliklerince vekaletname veya muvafakatnamelerinin halinde değerlendirebileceğine…”
Eren Eyüboğlu

Parçalar dağılıyor mu?

Bu şu anlama geliyordu: Onlarca binaya yayılmış mozaikleri restore edebilmek için Beşiktaş Belediyesi beş yüzün üzerinde kat malikinden izin istemesi gerekiyordu. İşin ilginci mozaikleri bugüne kadar tahrip ederek suç işleyenlerden de izin alınması zorunluydu. Beşiktaş Belediyesi’nin bu durumu düzeltmek için kurulla yaptığı görüşmeler maalesef sonuçsuz kaldı. Benzer projelerde (İstanbul Manifaturacılar Çarşısı) sadece sanat eseri sahiplerinden izin alındığı maliklerden izin alınmadığı anlatılsa da yanıt değişmedi. Kurul kararında ısrar etti.

Belediyenin önünde tek seçenek kaldı. Bu kararın iptali için Ankara’daki Kültür Varlıkları ve Müzeler Genel Müdürlüğüne başvurmak. Beşiktaş Belediyesinin 3 Mart 2015 tarihli başvurusuna 7 Mayıs 2015 tarihinde olumlu yanıt geldi. Kültür Varlıkları ve Müzeler Genel Müdürlüğü özetle şöyle diyordu: “… kültür varlıkları koruma bölge kurulu müdürlüklerine iletilen projeler için maliklerin muvafakatinin aranması hususunun yürürlükteki mevzuat hükümleri uyarınca ilgili idarelerce yapılması gerekmekte olup, söz konusu proje bölge kurulunca 2863 sayılı kanun ve ilgili alt mevzuatına göre değerlendirilmesi ve sonuçlandırılmasının sağlanması hususlarında bilgilerinizi ve gereğini rica ederim.”

Genel Müdürlük bu kararı bir genelge halinde tüm koruma bölge kurulu müdürlüklerine de yollayarak 4. Levent Mozaikleri Koruma Projesi’nde yaşanan durumun başka yerlerde de yaşanmaması için önlem almış oldu. Artık son etap için sıra Beşiktaş Belediyesi’nde… Sanatla kalın!

Bu mozaikler neden önemli?


  1. Özgün ve alanlarında ilk oluşları: Ülkemizde kamusal alandaki sanat izleri o kadar az ki bunları korumak ve çoğaltmak hepimizin boynunun borcu. Dünyadaki kentler, “dünya başkenti”, “kültür başkenti” ve benzeri unvanları kamusal alanda yarattıkları kültür, sanat işleriyle kazanıyor. Türkiye’de ise 4. Levent Mozaikleri ölçeğinde sadece bir örnek daha var. O da İstanbul Manifaturacılar Çarşısı’ndaki sanat eserleri.
  2. Cumhuriyet tarihinde mimari ve sanatın bir arada tasarlanarak uygulanması konusunda ilk kapsamlı örnek:  4. Levent Mozaikleri 1947-1957 yıllarında inşa edilen Türkiye’nin ilk uydu kenti olarak kabul edilen ve bu nedenle 2008 yılında kentsel sit alanı olarak ilan edilen 4. Levent konutlarının cephelerine yapılmış. 1950’li yılların mimari ve sanat ortamının somut örnekleri olması açısından korunmalı ve gelecek kuşaklara aktarılmalı.
  3. Çağdaş resmimizin temellerini atan sanatçıların varlığı: 4. Levent Mozaikleri’nin altında Bedri Rahmi Eyüboğlu, Eren Eyüboğlu, Ferruh Başağa, Sabri Berkel, Ercüment Kalmık, Nurullah Berk’in imzaları bulunuyor. Bu altı isim çağdaş Türk resminin simge isimleri… Bu durum konunun önemini bir kat daha arttırıyor.
  4. Açık hava müzeciliği: Ülkemizde sanat konusunda gezebileceğiniz bir açık hava müzesi yok. 4. Levent Mozaikleri’nin 500 metrelik bir aks etrafında yayılması yürüme mesafesinde bu eserleri algılamayı kolaylaştırıyor. Beşiktaş Belediyesi bu projeyle ilgili bir başka hedefi de bu bölgeyi bir açık hava müzesine dönüştürmek. Bu fikir de ülkemizde bir ilk olma özelliği taşıyor. 

7 Aralık 2012 Cuma

İMÇ'NİN VEKÂLETSİZ VEKİLİ: MANİFATURACI İSMET ÜLKE

2009 yılında sandığa attığım leziz söyleşilerden biri. Şöyle demişti İsmet Ülke: "İki türlü işadamı vardır. Biri tüccardır. Tüccar eline, sözüne, işine güvenilen kimse demektir. Ona yüzde yüz itibar edilir. Alacağına vereceğine sadıktır. Ondan ürkmeye, korkmaya gerek yoktur. Diğeri iş adamıdır. Onun için en önde gelen şahsi menfaattir. Menfaati için her şey yapar. Biz o eski tüccar grubuna dâhiliz. Onun için şimdi kolay iş yapamıyoruz."


İsmet Ülke
1945’ten beri manifaturacılık yapıyorsunuz. Sultanhamam’ın en şaşaalı günlerini biliyorsunuz. Bize biraz manifaturacılıktan Sultanhamam piyasasından, bahseder misiniz? Telefonun, faksın, internetin olmadığı bir ortamda nasıl uluslararası ticaret yapılıyordu?

Aslında manifaturacılıkla tanışıklığım 1935 yıllara rastlar. Çocukken okuldan sonra eve gideceğime babamın manifaturacı dükkânına giderdim. Çok meraklıydım işe... Dükkânda her zaman amcam bulunurdu. Babam dışarıda işleri takip ederdi. Onların yeni Türkçesi olmadığı için fatura, makbuz ve mektupları yazardık. Bunun karşılığında da bize kebap ısmarlarlardı.

İşe bilfiil başladığım 1945’lerde Sultanhamam’da her şey güvene dayalıydı. Avrupalı firmalarla bağlantıyı bizim “röprezant” dediğimiz temsilciler yapardı. Harpten sonra Türkiye’de satılan manifaturanın en geçerli çeşitleri birinci olarak Almanya’dan, ikinci İtalya’dan, üçüncü İngiltere’den, sonra da Fransa’dan gelirdi. Ne lisan bilirdik ne oralara gidip gelirdik. Her şeyi aradaki temsilciler yapardı. Onların getirdiği kataloglardan mal seçilir, pazarlık yapılır, akreditif açılırdı. Mallar zamanında elimize ulaşırdı. O kadar ithalat yaptım bir gün bile bir şeyin hilaf geldiğini, eksik geldiğini görmedim.

1946 yılında, İkinci Dünya Savaşı sonrasında bizim temsilci Amerika’dan savaş fazlası sargı bezi numuneleri getirdi. Biz de o zaman çok tülbent satıyoruz. Baktık sargı bezlerinden çok güzel tülbent oluyor. Hemen akreditif açıldı mallar için… Hiç unutmam dolar o zaman 1 lira 29 kuruş. Aynı yılın Ağustos ayında Recep Peker kabinesi başa geçti. Başbakanlığı döneminde dolar 2 lira 80 kuruşa çıktı. Bu artış yüzünden Recep Peker kabinesi göreve geldiğinden bir yıl sonra düşmek zorunda kaldı. Demokrat Parti zamanında dolar 8 lira oldu. Sonra karaborsa çıktı ve dolar 18 liraya kadar alıcı buldu. 

Bir gün Almanya’dan bir mal geldi bize. Faturasını açtık belirli bir miktar indirim yapmışlar. Ciddi firmalarla çalıştığımız için indirimin nedenini anlamadık. Böyle bir indirimi konuşmamıştık. Yanlışlık varsa düzeltilsin diyerek temsilciyi aradık. Almanya’dan bin bir özürle başlayan bir mektup aldık. Meğerse bize gönderilen malların içine yanlışlıkla kalite kontrolden geçmeyen iki top konulmuş. Kumaşlarda defo olabileceğini düşünerek indirim yapmaya uygun görmüşler. Bunu söyleyen bizim tabirimizle gâvur, ama senin hakkını senden evvel tespit ediyor.

İthalatlar kesildikten sonra yerli firmalarla alışveriş yapmaya deneyelim dedik. Yerli fabrikalar o zamanlar bez yapıyorlar, emprime yapan az yer var. Bez aldık piyasadan Adana’nın en büyük fabrikalarından birine emprime yaptırıyoruz. Sonra bizim emprimelerin bizden habersiz piyasada satıldığını gördük. Meğerse fabrika, bizim malları bizden habersiz satıyormuş. Bu bir ticari ahlak meselesi!

Yerli piyasadaki ikinci deneyimimiz de hüsranla bitti. Bu sefer Türkiye’nin en büyük kumaş fabrikasına kumaş yaptırmaya karar verdik. Desenleri biz verdik. İmalattan sonra mal toptan geldi. Bir arkadaşımız geldi ve yaptırdığımız kumaşları beğendi. Bizden bir elbiselik kumaş istedi. Toptancıyız ancak arkadaşımızı kırmadık. Topu bir açtık. Defosuz bir tarafı yok. Neresini kesip arkadaşımıza verelim bilemedik. Almanya’dan gelen malda olmayan defoya “olabilir” diyerek indirim yapmışlardı, Türkiye’de ise her tarafı defolu malı normal fiyattan sattılar bize.
Türkiye’deki manifaturacılığın nasıl saygın bir meslek olduğunu 1975’te Frankfurt’ta gittiğim bir fuar sayesinde daha da iyi anladım. Bazı tekstil makinelerine bakmak için gitmiştim fuara. Bir makine beğendik. Makine hakkında tüm teknik bilgileri bize aktardılar. O zaman makineleri getirdikten sonra bir seneye kadar vade tanınabiliyor. Ödeme için nasıl kolaylık yapacaklarını sordum. Bu konuda yetkilerinin olmadığını söyleyip patronlarını çağırdılar.

Patron geldi. Tam bir Alman baronu… Oğlum Haluk tercümanlığımızı yapıyor. Haluk’a dedim ki pazarlığı yapmadan önce bizim geçmişimizi anlat, 1945’den itibaren Almanya’nın birçok firmasından tekstil ithal ettiğimizi, şimdi tekstil ithali zorlaştığı için bu işi yapmaya karar verdiğimizi söyle, dedim. Oğlum söylediklerimi çevirdi ve ne kadar indirim yapabileceğini sordu. Patron şöyle cevapladı: “Ben babanın yaptığı işleri duydum. Benim haddim değil onunla bu konuları konuşmak. O bu işi benden daha iyi biliyor. Nasıl isterse öyle ödesin”. On beş sene bu adam, işinin başında durduğu sürece bizi bir kez arayıp ne ödüyorsun, ne zaman ödüyorsun diye sormadı.

Uzun lafın kısası o kadar ithalat yaptık Avrupa’yla bir gün bile bir itilaf yaşamadık. Nedenini “Tekstil Teknik” isimli derginin benimle yaptığı bir söyleşide belirtmiştim, tekrarlamak isterim: İki türlü işadamı vardır. Biri tüccardır. Tüccar eline, sözüne, işine güvenilen kimse demektir. Ona yüzde yüz itibar edilir. Alacağına vereceğine sadıktır. Ondan ürkmeye, korkmaya gerek yoktur. Diğeri iş adamıdır. Onun için en önde gelen şahsi menfaattir. Menfaati için her şey yapar. Biz o eski tüccar grubuna dâhiliz. Onun için şimdi kolay iş yapamıyoruz.

Bu zevkli girişten sonra isterseniz biraz da İstanbul Manifaturacılar Çarşısı’ndan bahsedelim. Sultanhamam’ın eski tüccarlarındansınız, İstanbul Manifaturacılar Çarşısı’nın fikir aşamasından açılışına kadar geçen sürecin de canlı tanığısınız. Neden Sultanhamamlı manifaturacılar bir çarşı yapma fikrini gerçekleştirmek adına bir araya geldi?

Bu yıla kadar dünya harp içinde olduğu için tekstil piyasasında bir hareket yoktu. 1945’te Avrupa piyasasının canlanmasıyla Sultanhamam ve Tahtakale inanılmaz derecede hareketlendi. Kamyonların mal indirip bindirmesi büyük bir trafik keşmekeşi yarattı. Bu sırada belediye meclisi bir tavsiye kararı aldı: “Trafik keşmekeşini önlemek için Tahtakale-Sultanhamam bölgesinde araba girişini yasaklayacağız; yalnız yaya trafiğine izin vereceğiz. Toptancılar hareket edemeyecekleri için şimdiden tavsiye ediyoruz şehir dışında yer bulsunlar”.  

Bunun üzerine telaşa düşen tüccarlar aralarında bir müteşebbis heyeti kurdular. Zamanın en büyük tüccarlarından oluşuyordu heyet: Rıfat Edin Bey, Namık Özcan Bey, Naci Karatay Bey, İsmet Çakır Bey, Niyazi Hamzaoğlu Bey, Ömer Kurdoğlu Bey, Osman Nuri Bey, Kemal Haraşçı Bey ve ismini şimdi hatırlayamadığım birkaç kişi daha vardı… Bu heyet çarşı esnafını toplayarak bir kooperatif kurma fikrini anlattılar. Herkes tasvip etti. Üye kabulünün ardından kooperatif kuruldu. Belediye kooperatife çeşitli arsalar gösterdi. Eminönü’ne yakınlığı nedeniyle bugünkü çarşısının bulunduğu arsa kabul gördü.

Siz de müteşebbis heyetin içinde miydiniz?

Değildim ama en az heyettekiler kadar süreci takip ediyordum. Dükkânımız Sultanhamam’da Kısmet Han’daydı. Kooperatif ilk çalışmalarına Kısmet Han’daki bir yazıhanede başladı. Biz dördüncü, kooperatif üçüncü kattaydı. Bu nedenle, sanki her toplantıda biz varmışız gibi bilgimiz oluyordu kooperatifin icraatlarından. 1971’lere kadar yönetimde yer almadım. Çarşı açıldıktan sonra 1971’de çarşının idare heyetine girdim. Yirmi bir sene görev yaptım. 

Çarşı açılışına katıldınız mı?

Evet, oradaydım. 1968’in sonlarına doğru çarşı açıldı. Açılışı Başbakan Süleyman Demirel yaptı. Birinci blokta 1353 numaradaydım. Başbakan, bizim dükkânın önündeki merdivenlerde çarşının kurdelesini kesti. Namık Özcan ve Başbakan kısa konuşmalar yaptılar. Çok kalabalık bir gündü. Çarşının arkasındaki Cibalikapı Kız Lisesi öğrencileri de törene katılıp Başbakana çiçek verdiler.

Açılış günü bizim firmayla birlikte 20-30 firma daha gelmişti. Bu kadar az firmanın gelmiş olmasını Sultanhamam’daki alışverişin şeklinin değişmiş olmasına bağlıyorum. 1960’a kadar manifatura ithalata dayanıyordu. 1960’dan sonra artık yerli üretime dönünce Sultanhamam aktörleri de değişti. Sultanhamam’daki birçok eski manifaturacı işi bırakmıştı. Dolayısıyla kimse gelmedi çarşıya. İdare heyeti çok müşkül durumda kaldı. Çarşı boş kalınca başka iş kollarından insanlar burada dükkân açmak istediler. Mesela burada meyhane açmak istediler. Hatta iki tane meyhane açıldı. Ama yönetim yetkisini kullanarak bunların ihracı için mücadele etti.  

Aslında çarşı manifaturacılar için tasarlanmıştı. Ama sonuçta istenilen olmadı. Manifaturacıların çoğu Sultanhamam’da kalmayı tercih etti. Peki hangi iş kolları geldi geçti İMÇ’den?

Manifaturacıların çarşıya rağbet etmemesi şundan kaynaklanıyordu: Belediye bize Sultanhamam ve Tahtakale’yi araç trafiğine kapatacağını söylemişti. Biz de onun için kooperatifi kurduk ve inşaat yaptık. Ancak çarşı açıldıktan sonra belediye her şeyi unuttu. Sultanhamam ve Tahtakale’yi araç trafiğini kapatmadı. Eski tas, eski hamam devam etti. Esnaflar yerlerinden kopamadı. Belediye kararını uygulasaydı çarşı açıldığı gün tüm manifaturacılar çarşıyı doldururdu. Binanın yapılmasını teşvik eden belediye boş kalmasını da teşvik etmiş oldu. Belediye PERPA’da da aynı uygulamayı yaptı. Perşembe Pazarı’nı Karaköy’den kaldıracağım dedi ama kaldırmadı. Böylece PERPA da senelerce boş kaldı.

Şahsen çarşının boş kalmaması için çok uğraştım. En az altmış dükkânın arkadaşlarıma kiralanmasında veya satılmasında ön ayak olmuşumdur. Birçok kadifeciyi ben getirdim çarşıya. Herkese yardımcı olmaya çalıştım. Derlerdi ki seni vekâletsiz vekilimiz tayin ettik.

1970’lerin ortalarına doğru kadife döşeme piyasası gelişince bu piyasa birinci bloğa geldiler. Hatta kadifecilerin en büyük markası olan Epengle’nin çarşıya gelmesini teşvik ettim, dükkân bulmaları konusunda yardımcı oldum. Epengle gelince diğer küçük kadifeciler de hemen İMÇ’den dükkân tuttular. Kadifecilerle birlikte mefruşatçılar da gelmeye başladı. Birinci blok o kadar doldu ki mefruşatçılar ikinci bloğa da taştı. Ondan sonraki en büyük hareket Turgut Özal’ın başbakanlığı döneminde oldu. Japonya’ya yaptığı ilk ziyarette, çok isabetli bir karar alarak, bugün Türkiye ihracatında büyük rolü olan konfeksiyonun ana makinesi olan sanayi dikiş makinesi ithalatını serbest bıraktı. Gümrüğünü de sıfır yaptı. Bunun üzerine sanayi dikiş makinesi ithalatı patladı. İkinci bloğun küçük bir bölümünde üç-beş tane makine tamircisi vardı. İthalatçılar da onların yanına, ikinci bloğa gelmeye başladı. Bu blokta büyük bir canlılık görüldü. Makineciler konfeksiyoncuların da bu bloğa yerleşmesine neden oldu.

Sirkeci’de Eminönü’nde küçük dükkânlarda taş plaklara dolum yapan müzikçiler de kaset devriminin başlamasıyla yer ihtiyacı hissettiler. Kaset artık küçük dükkânlarda doldurulmuyordu. Onlar da altıncı bloğa yerleştiler. 1970’lerin ortalarından sonra çarşı mefruşatçılar, müzikçiler, makinecilerle doldu. Çarşının ismi üçüne de uyuyordu. Müzikçiler, İstanbul Müzikçiler Çarşısı; mefruşatçılar, İstanbul Mefruşatçılar Çarşısı; makineciler, İstanbul Makineciler Çarşısı diyordu. Biz de çarşının esas adı olan İstanbul Manifaturacılar Çarşısı’nı kullanıyorduk.

1353 numaralı çarşıdaki ilk dükkânınızda ne iş yapıyordunuz?

Aslında bizim ilk dükkânımız altıncı bloktaydı. Biraz uzak bulduk bu dükkânı ve bir tekstilci arkadaştan 90 bin lira ödeyerek 1353 numaralı dükkânı satın aldık. Manifaturacı olduğumuz için dükkânı kumaş satmak için dekore ettik. Ama çarşı dolmadığı için ilk başlarda müşteri gelmedi ve istediğimiz satışlara ulaşamadık. 1985’e kadar bu dükkânda iş yaptım. Sonra işimi değiştirdiğim için burayı bir mefruşatçıya kiraya verdim ve Bayrampaşa’ya taşındım. Birinci blokta hâlâ üç dükkânım var.

Yirmi bir sene çarşı yönetiminde görev yaptığınızı söylediniz. Mutlaka ilginç şeyler yaşamışsınızdır. Hatırladıklarınızı bizimle paylaşır mısınız?

Tabii ki birçok ilginç olayla karşılaştık. Mesela çarşı açılırken bir dükkân için 2 kilovatlık bir elektrik öngörülmüştü. Kadifeciler gelip vitrin düzenlemesi ön plana çıkınca, sadece vitrinde 3-4 kilovat elektrik harcandığını gördük. Acele karar alarak çarşının tüm elektrik tesisatını her dükkâna 10 kilovat elektrik sağlayacak şekilde yeniledik. Elektrik İdaresi’yle anlaşarak trafo merkezi inşa ettik. Kabloların tamamını değiştirdik. Çarşı bu değişimden sonra çok rahatladı.
O günlerden kalan bir anıyı hep hatırlarım. Kabloları değiştirmek için Türkiye’deki tüm kablo üreticilerinden fiyat teklifi aldık. Pazarlıklar yapıldı ve en düşük fiyatı teklif eden şirkete iş verildi. Alım yapıldıktan sonra kablo firması bu fiyata devlete veya herhangi bir müteahhide bu kadar düşük fiyata mal vermediklerini söyledi. Çok iyi pazarlık ettiğimizi anlattı. Tabii hepimiz tüccarlıktan geldiğimiz için pazarlığı çok iyi biliyorduk; çarşının menfaatini hep ön planda tuttuk.

Çarşı faaliyete geçtikten sonra bekçi, temizlikçi, kazancı gibi personellerimiz vardı. Sendika hareketleri başlayınca temizlik işçilerimiz kendi istekleriyle Temizlik İş Sendikası’na geçti. Bu sendika DİSK’e bağlıydı. Toplu iş sözleşmeleri için görüşmeler başladı. Bizim o zaman ilk kez başımıza böyle bir şey geliyordu ve çok tecrübesizdik. Uzman bir avukat tuttuk. Onun tavsiyelerini alarak toplu iş sözleşmelerini yürüttük. 1978 civarında çarşı birçok rahatsızlık geçirdi. Dükkân kapatmalar ve tehditler başlamıştı. O devirdeki bir toplu sözleşmede bazı sorunlar yaşadık. Çarşı yönetiminin toplu sözleşme sözcüsüydüm. Sendikanın ileri gelenleriyle çok iyi anlaşıyorduk. Makul insanlardı. Mesela bir sözleşmede işçiler bizden havlu istediler. Biz de olur veririz, dedik. Bir sonraki sözleşmede işçiler havlunun enini boyunu tarif ederek istediler. O sırada görüşmede bulunan sendika başkanı dedi ki kardeşim sen kime havluyu tarif ediyorsun, bunların hepsi manifaturacı.  

Yine toplu iş sözleşmelerinden birinde, biz heyet olarak bazı çalışanların daha canla başla çalıştıklarını gözlemlediğimiz için onlara sözleşmenin uygun gördüğü miktardan daha fazla ücret vermeyi önerdik. Sendika kabul etmedi. Siz fazla para verirseniz bizim fonksiyonumuz kaybolur, dediler. Biz de bu adamlar gece-gündüz çalışıyor, bunu karşılamamız lazım, dedik. Bunun üzerine o arkadaşlar sendikadan ayrıldılar ve önerdiğimiz ekstra parayı böylelikle verebildik.

Bir diğer anımız Ahmet İsvan’ın belediye başkanlığı dönemindeydi. Çarşının müşterileri çarşıya rahatlıkla gelebilmesi için bulvarın karşısından çarşıya bir yer altı geçidi yapmak istedik. O sırada da belediye uçan kuşa borçlu. Belediyeye herhangi bir ödeme yapılacağı zaman, para belediyenin kasasına girmeden haczediliyor. Belediyeyle oturduk masaya, bütün masrafları bize ait, siz yapın parasını hemen verelim, dedik. Onlar da önce parayı verin, biz yaparız dediler. Tabii ki o ortamda böyle bir teklif üstüne anlaşamadık. Seneler sonra zannedersem Aytekin Kotil döneminde yapıldı yer altı geçidi.

Bir de bir hırsızlık olayı yaşadık çarşıda. Maalesef bekçilerin sendikadaki temsilcisiyle bir gece bekçimiz anlaşmışlar ve çarşının beşinci bloğunda depo olarak kullanılan bir dükkânı gözlerine kestirmişler. Dükkânın anahtarını bir şekilde elde etmişler. Dükkâna her girdiklerinde birkaç top kumaş çalmışlar. Özellikle az almışlar ki depodan mal çalındığı anlaşılmasın. Aldıkları toplardan birini bilmeden depo sahibinin müşterilerinden birine satmaya çalışmışlar. Müşteri duruma uyanmış ve beşinci blokta deposu olan manifaturacıya haber vermiş. Dükkâna gelip sayım yaptılar. Biz de idare heyeti olarak gözlemci olduk. Suçlular hemen yakalandılar ve görevden uzaklaştırıldılar.

İMÇ’nin yıkılarak yerine elli Osmanlı konutu yapılması fikri gündemde. Büyükşehir Belediyesi bu konu hakkında girişimlerde bulunuyor. Yargıya akseden konu İMÇ Yönetimi lehine sonuçlandı. Çarşının geleceğini yakından ilgilendiren bu konuda sizin görüşlerinizi alabilir miyiz?  

Yani dedikleri gibi biz buraya gelip kafamıza göre bir çarşı yapmadık. Belediyenin tavsiyesi üzerine, belediyenin gösterdiği yer üzerine, belediyenin tasvip edip onayladığı mevzi imar planı ve mimari proje üzerine, belediyenin bizi uymakla zorunlu kıldığı şartlar üzerine, tamamen Teknik Üniversite’deki profesörümüz Mustafa İnan Bey’in kontrolünde yapıldı bu inşaat. Hiçbir zaman idare heyetinin inşaat hakkında bir müdahalesi olmamıştır. 

Bu çarşının yapılmasında arazi önerisi getiren, istimlak yaparak bize arsayı satan, mevzi imar planını yaptıran belediye, şimdi çarşıyı yıkmak istiyor. Türkiye’de şahıslar değiştikçe temel meseleler unutuluyor. Maalesef süreklilik yok. Herkes kendi kafasına göre hareket ediyor. Bugün Paris niye dünyanın en güzel şehri? Çünkü yıllar önce çizdikleri şehrin imar planına kimse bir noktasına dokunamaz. İsterse Cumhurbaşkanı istesin, fark etmez.

Lütfi Kırdar zamanında İstanbul’da iki büyük proje yapıldı. Birisi Levent’te diğeri Ataköy’de. Ataköy ve Levent yapıldı fakat bu projelerden sonra gelenler planları, projeleri unuttu. Ataköy Amerikan şehri gibi karşısındaki Şirinevler bir Hindistan kasabası gibi…

İMÇ’nin yıkılmasına gerek yok. İMÇ’nin yeri çok güzel. Çarşımız, Türk-İslam mimarisinden de esintiler taşır. Hatta dünyada hatrı sayılır bir mimarlık yarışması olan Aga Khan Vakfı ödüllerine de vakıf tarafından aday gösterilmiştir, İstanbul Manifaturacılar Çarşısı. Bunun altını çizmek isterim: “Biz değil bizzat yarışmayı düzenleyen vakıf mimarlık ödülüne aday gösterdi çarşıyı”. 

İmeceden İMÇ'ye, 15 Şubat 2009

14 Mart 2012 Çarşamba

ÇARŞI ÇÖKERSE KENT ÇÖKER

Uzun zamandır sevgili kütüğe yazı koymuyordum. Sandıkta bekleyenlerden birini sizlerle paylaşmak istedim. 19 Şubat 2009'da Prof. Dr. Metin Sözen'le yapılmış bir söyleşi...  İMÇ üzerine...

İstanbul Manifaturacılar Çarşısı’nı konuşmaya başlamadan önce bu çarşıya ortam hazırlayan sürece de göz atmak gerekiyor diye düşünüyorum. Çarşı yapıldığı dönemde İstanbul’da nasıl bir mimarlık ortamı vardı? Yapıldıktan sonra bu ortamı nasıl etkiledi?

Aslında çarşı yarım yüzyıllık bir serüven… Bu serüvenin ilginç olan tarafı 1950 sonrasının mimarlık ortamını da çok iyi nitelemesi. Biliyorsunuz bu tarihten önce İkinci Ulusal Mimari egemendi. Bu dönemin konumuzla ilintili bir tarafı da var. O da Hıfzıssıha Enstitüsü’nün İMÇ’nin yanındaki taş binası... Bu bina, aynı Fen-Edebiyat Fakültesi, Radyo Evi ve Taşlık Kahvesi gibi 1940-1950 yılları arasının anlayışına uygun yapıldı. İttihat Terakki’yle gelen son Osmanlı etkilerini, 1923 sonrasındaki Cumhuriyet’in ilk yıllarında, o dönemin ünlü mimarları geçmişle bugün arasında bağ kurmak için kullandılar. Cephe anlayışı, taş malzemenin öne çıkması, saçaklar ve benzeri öğeler İkinci Ulusal Mimari’nin serüveninde Türkiye’ye ve doğal olarak da İstanbul’a egemen olmuştu. İkinci Dünya Savaşı’nın çıkması, bazı olanakların kısıtlanması, hem düşünsel anlamda hem de mimarlık ortamında değişikliklere yol açtı. Ama 1950 sonrasında Türkiye dünyadaki tüm gelişmelere daha açıktı. Her türlü yaygın mimarlık akımlarının Türkiye’ye yansıması doğaldı, sistem de ona elveriyordu. Çünkü çok partili sisteme geçilmişti. Bu dönem İkinci Ulusal Mimarlık akımının hemen hemen sonu anlamına geliyordu. O açıdan olayları bu bütün içinde ve bu altyapıyla beraber düşünmek gerekiyor.

Bu girişi yapmamın nedeni çok açık, çünkü Manifaturacılar Çarşısı’nın bulunduğu alan çok ilginç bir görsel, çok ilginç bir tarihsel sürecin işareti; İstanbul’un tarihsel evrelerinin tümünü çarşının çevresinde okumak mümkün. Bozdoğan Su Kemeri, bugün Fatih Belediyesi’nin onardığı sarnıçla bir Bizans dokusu, o dokunun içine girmiş Osmanlı’nın fetihten sonra yaptığı küçük-büyük mimarlık ürünleriyle oluşan geleneksel bir ortam vardı. Bu ortamın çeşitli şekillerde değerlendirmeye alınması sırasında kemerden Unkapanı’na yol açılması ortaya çıkınca, Manifaturacılar Çarşısı’nın bulunduğu arazi de tartışma konusu olmaya ve gündeme gelmeye başladı. O dönemi çok iyi anımsıyorum. Hem o bölgeden çok geçiyordum hem olayların içinde ve tartışmasında vardım.

Hem şehircilik hem de mimar yarışmasını izleme şansınız oldu. Mimarlar ve mimarlık tarihçilerinin İMÇ ile ilgili düşünceleri nelerdi? Birinci gelen proje hakkında neler söylendi?

Bu sürece dikkatlice bakılırsa, bu alan nasıl bir geçmişe sahip sorusu sorulduğunda akla yukarıda anlattığım yerler geliyor. Yani burası özel bir alan, her devrin ürünü var. Baktığınızda Roma kemerinin neden vadiyi kemerlerle geçtiğini anlıyorsunuz. Onun dibine Kanuni’nin ilk büyük yapısının Şehzade Mehmet Külliyesi’nin gelip oturduğunu ve yanında da daha önceden yapılmış burmalı minareyi görüyorsunuz. Devletin ileri gelenlerinin çeşitli yapılarının bu bölgede dağıtılmış olduğunu algılıyorsunuz. Fakat en belirgin, en güçlü öğe ise Süleymaniye Külliyesi... O gün herkesin tartışmasız ortaya koyduğu nokta, Süleymaniye Külliyesi’yle burada yapılacak herhangi bir etkinliğin nasıl birbiriyle uyum sağlayacağı, nasıl yaklaşılırsa doğru olacağıydı. Türkiye’de ve dünyada da yıllarca yer etmiş ünlü mimarların yapıtlarının yer aldığı İstanbul’a günümüz mimarlarının nasıl bakacağı çok önemliydi.

Toplum olarak özel bir noktaya, özel biçimde yaklaşmamız ve 1950 sonrasının gelişen mimarisi içinde acaba hangi noktaları göz önünde tutmamız, neleri düşünmemiz ve tartışmamız gerekiyordu? Süleymaniye Külliyesi, Bozdoğan Kemeri ve geleneksel konutların oluşturduğu mahallelerinin bulunduğu bu dokuya ne kadar yoğunlukta bir yaklaşım olması düşünülüyordu? Bu konular Manifaturacılar Çarşısı için açılan yarışma boyunca konuşulan temel noktalardı. Çarşı yapılırken yanlış yapılmaması gerektiği çok açıktı.

Doğan Tekeli ve Sami Sisa dostlarımızın projesinin yarışmayı kazanması hepimizi mutlu etti. Çünkü çevreye çok duyarlıydı. Bu açıdan Doğan Tekeli ve Sami Sisa’nın tasarımı çok başarılıydı. Burada ikinci bir nokta, çevreyi dikkatle izlemenin ve çevrenin ağırlık noktalarını iyi hesap etmenin yanı sıra burada gerçekleşecek ticari eylemleri çeşitli avlular, geçmişten kalan çeşme, mescit, şadırvan gibi çeşitli parçalarla bütünleştiren ve çözen bir proje olarak da doğrusu hepimizin üzerinde dikkatle durduğumuz ve benimsediğimiz bir proje oldu. Ancak proje başka bir şey, uygulama ve sonrası başka bir şey. Projenin kendisi doğruydu. Bunun kanıtını hemen karşısında zaman içinde yapılan Sedat Hakkı Eldem’in Sosyal Sigortalar binasıdır. Manifaturacılar Çarşısı’nın doğru yaklaşımı, Sedat Hakkı Eldem’in Sosyal Sigortalar Binası’na o bölgede sağlıklı oturabilme şansı yarattı; Sosyal Sigortalar Binası sonraki bir dönemin ve tartışmanın ürünü olarak uluslararası Aga Khan ve diğer ödülleri aldı. Manifaturacılar Çarşısı’nda farklı yüksekliklerle yoğun bir doku elde edilseydi Sedat Hakkı Eldem’in binası çevresiyle bu kadar uyumlu olamazdı. Hatta yanındaki Sosyal Sigortalar’ın eski binası o da çok başarılı değildi. Onun Gazanfer Ağa Medresesi ve Bozdoğan Kemeri’yle olan ilişkisi de çok sağlıklı kurulmamıştı.

Proje ve uygulama tamamlandıktan sonra, sizin yukarıda “proje başka bir şey, uygulama ve sonrası başka bir şey” diye özetlediğiniz konuda duyduğunuz endişeler gerçekleşti mi?

Çarşı yöneticileri, sağlıklı ve bağlayıcı bir yönetmelik ve bir yönetim biçimini sürekli kılamadıkları için önce büyük büyük levhalar, ardından inanılmaz görsel kirlilik sağlayıcı eklerle mimarların çok üzüldüğü bir kullanım yanlışlığının uzun yıllar devam etmesi görünür bir yanlışlıktır. Birçok konuşmamda şunu belirttim: Yapmak önemli değil! Kullanıcının yapıya uygun bir yaşam biçimi, dikkat ve irade göstermesi, mimarların yaptığından daha zor bir iştir. Kullanıcıları disiplin altında almak için hazırlanan yönetmelikler de yetmez, bu yönetmeliği kullanıcıların içlerine sindirmesi gerekir. Kısa sürede, her yerde olduğu gibi biz de çarşıyı bir anlamda çorbaya çevirdik. Fakat zaman zaman iyi niyetlerle çarşının yüzünün temizlendiğini, ihtiyaç duyulan yerlerinin onarıldığını da görüyorum. Ancak bunu sürekli kılmak şart! 

Bu gelenek günümüzde de sağlanabilmiş değil. Ben havaalanına giderken yol kenarındaki yeni binalara taşınmış diğer esnaf gruplarının binalarına bakıyorum. Manifaturacılar Çarşısı’ndan çok sonra yapılmış bu binalarda da aynı levha kirliliğini görüyorum. Ne kadar büyük levha asabilirim, ne kadar cephemi mahvedebilirim yarışı içindeler. Maalesef bu görsel kirlilikten rahatsız olmuyoruz.

Manifaturacılar Çarşısı çok yönlü düşünülmüştü. Toptancıların mallarının kolayca indirip-bindirmeleri, kolayca ulaşılabilir bir noktada olmasının yanı sıra dönemin önemli plastik sanatçılarına, önemli kimliklere alanlar verildi. Buraya gelenlerin, Süleymaniye Külliyesi, Bozdoğan Kemeri, Zeyrek’teki sarnıç gibi tarihi yapıların yanında çağdaş sanatçıların ürünlerini de görerek, dünü bugüne bağlayan ince bir tasarımın içinden geçerek alışverişlerini tamamlamaları istendi. Ancak sanatçıların gösterdiği özene karşı uzun yıllar eserler bakımsız kaldı. Bizim için bir üzüntü kaynağı doğdu. Neyse ki son yıllarda eserlerin temizlendiğini, eksikliklerinin giderildiğini gördük.

Gazanfer Ağa Medresesi’nin içindeki objeler, Bedrettin Dalan zamanında benim çabalarımla, onarılarak Yıldız’daki Şehir Müzesi’ne teşhire gönderildi. Medrese, Karikatürcüler Derneği’nin merkezi haline getirildi. Bugün Hıfzıssıhha Enstitüsü temizlendi ve bulvarda sarnıç onarılıyor. Enstitünün yanındaki tiyatroyu Büyükşehir Belediyesi yeniliyor. Böyle bir ortamda, birçok tarihi öğenin bulunduğu ana aksta caddeyle arasında önceden çok iyi düşünülmüş ama daha sonradan çeşitli düzenlemelerle bozulmuş ilişkinin yeniden ele alınması gerekiyor. Oradaki otobüs durakları ve otopark alanlarının planlaması yapılarak yok olan ilişkinin canlandırılması çarşı yönetiminin çok önemle üstünde durması gereken bir konu. Bunun yanında, malların depolara ulaşımı konusunda çağdaş sistemlerin çarşıya adapte edilmesi de önemli.

Prof. Dr. Metin Sözen

Büyükşehir Belediyesi ile çarşı esnafı arasında çıkan uyuşmazlık için yargı yoluna başvuruldu. Bildiğiniz gibi belediye çarşıyı yıkıp buraya elli prestij konutu yapmak istiyordu. Mahkeme çarşı esnafı lehine sonuçlandıktan sonra belediyenin Danıştay’a yaptığı itirazı, Danıştay 2008 yılı sonunda reddetti. Belediyenin, çarşı esnafının fikrini almadan geliştirdiği prestij konutları projesi hakkında siz neler düşünüyorsunuz.

Büyükşehir Belediyesi’nin burada yeniden bir plan değişikliğine giderek bu alanda konut yapmak istemesi karşısında bu konuyla ilgili esnaf örgütünün bir güç birliğine gitmeleri sevindiricidir. Gönül ister ki hiç böyle bir değişiklik olmasın.

Burası derli toplu olursa, itiş-kakış önlenirse, akış sağlam olursa çarşının kazancı artacaktır. Kullanıcılar bunaltıcı bir ortamda ticaret yapmak istemezler. Aksine ferah, dikkatli, nefes alıcı, dinlendirici bir kabul beklerler. İstanbul’a bir sürü uluslararası şirket geldi, kapalı alışveriş merkezleri yaptı ve inanılmaz paralar kazanıyorlar. Biz bunun en güzel örneğini ortaya yıllar önce koymuşuz; açık havada, avlulu bir mekânda Süleymaniye’ye bakarak oturacağımız, alışveriş yapacağımız büyük bir çarşı yaratmışız. Doğrusu burada yarışmayı açanlara ve hem de mimarlarımıza teşekkür borçluyuz.

Şimdi buranın dinamiklerini arttırarak yaşama şansını dikkatli ve düzeyli olarak güçlendireceğimize, buraya konut yapmayı düşünüyoruz. Konut yapmak istiyorsak, elli yıldır mücadele ettiğimiz, çeşitli biçimlerde uluslararası ortamlara taşımaya çalıştığımız Süleymaniye çevresindeki geleneksel konutların yangınlarla otopark açma, kötü kullanma süreçlerine el atmak gerekir. Geçtiğimiz günlerde bu konuyla ilgili projeler üretilmeye başlandı. Esas olan bu bölgeyi canlandırmaktır. Çarşının yerine yapacağımız, sonuçlarının nereye gideceğini bilmediğimiz bir sistem yerine, Manifaturacılar Çarşısı’nın ayağa kaldırılması daha doğru bir yaklaşım olarak gözüküyor. Bu noktada bu işin yargıya götürülmesini de üzüntü verici olarak görüyorum. Mahkemeler, Ankara’ya gidiş-gelişler, itirazlar sahiden acı verici. Buna ne gerek var? Bu tip mahkeme süreçleri, uzun yıllar önce yapılmış olan bir eserin düzene sokulması işini unutturuyor. Bunun iyi bir ders olarak görülmesi gerekir.

Bu imar planı değişikliğine gitmek isteyenler Süleymaniye ve çevresine böyle duyarlı yaklaşmış Manifaturacılar Çarşısı projesinin bir dönemin mimarlığının ürünü olduğunu unutmasınlar! Doğan Tekeli ve Sami Sisa’nın içinde bulunduğu zor koşullarda, dünyanın ve Türkiye’nin yaşadığı mimarlık ortamının yansıması olarak yaptıkları bu binayı yıkmayı düşünmek çok rahatsız edici bir durum. Çünkü bu da bir sürecin, bir anlayışın parçasıdır.

17. yüzyıl, Kanuni’nin 16. yüzyılda yaptırdığı yapıları yıksaydı bugün nasıl bir dünya olurdu? Bugün böyle düşünüyorum deyip ertesi gün yapmaya kalkmak fevkalade cesur bir girişim. Bu girişim; bilim ve kültür dünyasına, orayı kullanan esnaflara, müşterilere dikkatsizliği ve saygısızlığı içeriyor. Bunu sık sık görüyoruz. Bizim yıllardır mücadele ettiğimiz Anadolu’daki kentlerde böyle bir yanlışlığa düşmeye, böyle bir savaş alanı açmaya, insanları birbirine düşürmeye asla izin vermeyeceğiz. Bu, şundan çıkıyor: Yeteri kadar tartışmıyoruz. Bilgiyi birbirimizden saklıyoruz. Sakladığımız şey başımıza iş açıyor. Açtıktan sonra düşünmeye başlayıp, yaptığımız yanlışta direniyoruz. Türkiye bu kadersizlikten çıkamadı.

Son olarak söylemek istediğim şu: Kullanıcı kullandığı yeri düzgün kullanacak. Safranbolu’da koruma hareketine başlarken “sokakların yüzü hepimizin, evlerin içi sizin” dedik. Çarşıda da dışarıda oturulacak, kalkılacak, gezilecek tüm mekânlar hepimizin, dükkânların içi de çarşı esnafının. Bu durum iyi bir şekilde disipline edilirse daha önce de belirttiğim gibi hem kullanıcının rahatlıkla alışveriş etmesi, nefes alması sağlanır, hem de çarşının kazancı artar.

Şimdi büyük bir yarış başladı. Büyük çarşılar, alışveriş merkezleri kuruluyor. Manifaturacılar Çarşısı İstanbul’daki ilk örnek olmasından dolayı bu süreçte daha dikkatli ve akıllı davranmalıdır. Öncü rolünü yitirmemelidir. Ben mimar arkadaşlarımın çoğunun, yapılarının gelecekleri hakkında ne kadar üzüldüklerini çok iyi bilirim. Şevki Balmumcu diye bir mimar vardı. Ankara Sergi Evi’ni yapmıştı. Sonra aynı binanın Paul Bonatz zamanında operaya çevrilmesi sırasında Seyfi Arkan, özenle yaptığı binanın bambaşka bir hale gelmesi yüzünden sağlığını ve aklını yitirdi; uzun yıllar üretkenliğini kaybetti. Manifaturacılar Çarşısı’nı yıkma fikri topluma karşı bir ayıptır. Bu yapıyı üreten insanlar daha yaşarken, ürettiklerinin ortadan kaldırılmasının önerilmesi acı vericidir. En önemlisi de buranın yıkılması bizim hiçbir ürüne saygımız olmayışının da bir işareti olur. Toplumumuz buna layık değildir. Tarihimizle ve geçmişimizle sürekli övünüyoruz. Geçmişimizi günümüzle bağlayan tüm noktaları yok ediyorsak o zaman bilinçli bir toplum değiliz.

Çarşının günümüzdeki ve gelecekteki kullanımıyla ilgili bir sorum olacak. 2010 yılında İstanbul Avrupa’nın kültür başkenti olacak. Hepimizin de bildiği gibi İstanbul bu organizasyonu kaldırabilecek çağdaş kültür-sanat mekânlarına sahip değil. Sizin de başında bulunduğunuz süreçle beraber Atatürk Kültür Merkezi yenileniyor. Büyükşehir Belediyesi Lütfi Kırdar Kültür Merkezi’ni genişletiyor. Ancak ortak kanı, bu mekânların 2010 yılına yetiştirilmesinin İstanbul’daki açığı kapatamayacağı noktasında. Bu çerçevede Manifaturacılar Çarşısı alternatif bir mekân olarak düşünülebilir mi?

Gayet açık. Diyelim yüzlerce kişi bir araya geldi bu çarşıyı üretti. Ama o zaman İstanbul’un nüfusu birkaç milyondu. Şimdi on iki milyonun üstüne çıktı. Demek ki kapasiteyle ve kullanımla ilgili büyük bir baskı öğesi gelip gündemimize oturdu. Başta düşünülen işlevler, perakendeciliğin devreye girmesiyle zaman içinde değişti. Bu normaldir. Burada çarşının çok duyarlı olması lazım. Artı değerler ve baskılar geldiği zaman, nereye kadar burası kaldırabilir, bunu hesaplamak önemlidir. Kapasitesinin üstüne çıkan yerler kendi kendini boğar, yok eder. Bunun çok ince bir noktası vardır. Yöneticiler tarafından bu doyum noktasının çok iyi hesap edilmesi lazım. Kazancımızı arttıracağız derken, orada bulunma nedenleri ortadan kalkabilir.

En önemli nokta, artık yöneticilerin çok farklı bir bakış açısına sahip olmaları lazım. Ne demek o? Yöneticilerin çarşıyı sadece gündüzleri alışveriş yapılan bir yer olarak görmemesi lazım. Ciddi bir dünya kentinde böyle çarşılar gece aydınlatılarak çeşitli sanatsal-kültürel aktivitelere ev sahipliği yapıyor. Yeni sanatsal-kültürel aktiviteleri, çarşının gece de yaşayacağı bir şekilde hayata geçirdiğiniz zaman burası farklı bir yere gelir. Yeri çok özel ve değerli… Zaten o yüzden çarşının yıkılması düşünülüyor. O yüzden çarşıya yeni bir senaryo yazmak gerekiyor. Yeni koşulların, yeni olanakların ve yeni yoğunlukların dikkate alınarak, çarşının gece-gündüz sanatsal etkinliklere açılması, burada yapılan alışverişin niteliğini de arttıracaktır.

Siz konuşmalarınızda çarşıların kentlerin merkezi olduğuna, çarşı çökerse kentin çökeceğine değiniyorsunuz. Bunu biraz açabilir misiniz?

Manifaturacılar Çarşısı hakkında söylediklerime tekrarlayacak olursam, projenin kazanılmasının temel üç noktası var. Bir, yapının çevresine duyarlılığı… İki, çarşının içinde gelenekten gelen bazı alışkanlıklarımızın çağdaş yaklaşımlarla rahatça yapılabilmesi... Üç, sürekli yeni dinamiklere olanak vermesi…

Çarşıyı oluşturan birimler genel özellikleriyle ayakta duruyor. Ancak ortak mekânlarımız biraz plansız, programsız... Mimarına sorulmadan yapılmış olmasından ileri gelen bazı kopukluklar var. Gelenekten gelen bir çarşının 20. yüzyılın ortasındaki yorumunu algılayabileceğimiz ortak alanlarda zorlama olmuş. Çarşı çöktü mü kent çöker, gelir kaynaklarımız biter demek, çarşılara taşıyamayacağı kadar bir yükü verdiğiniz zaman kendi ölüm fermanınızı kendiniz hazırlıyorsunuz demektir. Bir disiplinden uzaklaştığınız için geneli mutlu etme şansınız azalır. Buraya yıllarca emeğini vermiş, para bulmaya ve inşaatı bitirmeye çalışmış, bugüne kadar da buranın ayakta durması için çaba göstermiş ana yönetici kitle, bu baskılar karşısında farklı düşüncelerle esas hedeflerini yitirebilirler. Geçmişte mütevelli dediğimiz kişiler, vakıf binalarını vakfeden kişinin senedine göre yönetirdi. Bu çarşının senedinin sahipleri, oranın yöneticileridir. Bu çarşı 15. yüzyıldan itibaren gelişmeye başlayan Kapalıçarşı’nın devamıdır; 1950 sonrası örneğidir. Burasını çarşı geleneğimizin gelişiminin eşik noktası olarak saklamamız gerekir. Bu da birbirimize saygılı ve dikkatli bir disiplin anlayışının buraya egemen olmasıyla söz konusu olacaktır. Katılımcı mimarların işbirliğiyle çarşıya daha farklı neler katabiliriz, nasıl yeni dinamikler yaratabiliriz, çarşı olarak 2010 Avrupa Kültür Başkenti organizasyonuna nasıl bir yaklaşımla entegre olabiliriz, bunları tartışmak gerekiyor.

Bursa’da Hanlar Bölgesi’ni ayağa kaldırıyoruz. Bölgeyi yanlışlıklardan arındırıyor, gece kullanımına açıyoruz. Her türlü kolaylığı bölgeye getiriyoruz. Hanlar Bölgesi 24 saat yaşayacak Bursa’da… Aynı şeyi Gaziantep’te de başardık. Esnaf hava kararmadan dükkânlarını kapatırdı. Gelirler çok sınırlıydı. Çarşıyı onardık. Artık çarşıda gecede lambalar eşliğinde çalışılıyor. Gelirleri de dört misli arttı. Yani Manifaturacılar Çarşısı’nda da kendi özel çıkarlarımızı her şeyin önünde tutmayan, çok boyutlu bir anlayışa ihtiyacımız var.


17 Mayıs 2011 Salı

DOĞAN TEKELİ: İMÇ TÜRK MİMARİSİNİN BİR DÖNEMİNİN ÖNE ÇIKAN BİR YAPISIDIR

Yaptığım söyleşilerin bir bölümünü bu sayfaya da koymaya başladım. İlk söyleşi 2009 yılından ve beni en çok etkileyenlerden... İMÇ'yi ve İstanbul'da sevdiğim binaları tasarlayan Doğan Tekeli'nin İMÇ hakkındaki görüşlerini sizlerle paylaşıyorum. Meraklısına not: Söyleşinin yer aldığı "İmeceden İMÇ'ye" isimli kitap İMÇ Yönetimi tarafından basıldı.

İMÇ mimari yarışması davetli bir yarışmaydı. Büronuzun üçüncü olduğu şehircilik yarışmasından sonra 1959’da açıldı. Arazi o dönemde bugün de olduğu gibi İstanbul’un çok önemli bir yerindeydi; Şebsefa, Şehzade ve Süleymaniye camileri, Bozdoğan Kemeri, Bizans Dönemi kiliselerinden dönüştürülmüş Zeyrek ve Vefa Kilise camileri gibi İstanbul kent tarihinin önemli tanıklarını barındırıyordu. Davet süreci nasıl gelişti? Davetten sonra nasıl bir hazırlık süreci geçirdiniz?

Birçok defa anlattığım gibi kooperatif yeni bir çarşı yapmak amacıyla kurulmuş ve başlangıçta Anadolu yakasında, Haydarpaşa civarında, Anadolu’daki müşterilerine yakın bir arazi arayışına girişmiş. Belediyeyle de bu şekilde temasa geçmişler. Ama belediyenin 1950’li yıllardaki Menderes imar hareketleri sırasında paraya da, imara da ihtiyacı var. Unkapanı’ndaki bu bölgede, Atatürk Bulvarı açıldıktan sonra belediyenin elinde kalan büyük bir arsa parçası olduğu için para kaynağı olarak görülmüş ve manifaturacılara önerilmiş. Ama önerildiği zamanda buradaki yapının nasıl yapılacağına dair yöntem şartı konulmuş: Önce bir şehircilik yarışması açılacak, bundan sonra da bir mimarlık yarışması açılacak. Kooperatif de bu yarışmaları düzenlemeyi kabul etmiş. Hatta yarışmaları, satış şartı olarak belediye koymuş.



1958’den önce şehircilik yarışması açıldı. Bu yarışmada başlıca verilerden biri Süleymaniye Camii’ne Atatürk Bulvarı’ndan büyük bir yol açılmasıydı. Menderes’in vizyonu o zaman öyle imiş. Hatta diyormuş ki: “Yetmiş metrelik bir yol açalım!” Onun için, bu bir veri olarak şehircilik yarışmasında verildi. Şartnamede olmamasına rağmen düşünce olarak vardı ve herkes bunu tatbik etmeye çalıştı. Bu yarışmadan sonra da bu yarışmanın esaslarına göre mimari yarışma açıldı. O yıllarda Profesör Piccinato isimli ünlü bir İtalyan şehircisi, İstanbul Belediyesi’nin imar planlarını hazırlamakla görevliydi. Belediyenin şimdi olduğu gibi bir planlama bürosu vardı. O büronun yöneticisi ve baş danışmanı Profesör Piccinato’ydu. Piccinato da görevi gereği şehircilik yarışmasında birinci gelen projenin üstüne kendi görüşlerini yansıttı. Önerisi birinci gelen projedeki küçük kitleli parçalı yapıların, bulunduğu akstan Süleymaniye Külliyesi yönüne döndürülmesiydi. Mimari proje yarışmasına Piccinato’nun yaptığı bu öneri veri olarak verildi; katılımcılardan böyle bir yaklaşımı benimsemeleri istendi. Ama bu yaklaşım, bizim yarışmada kazanan projemize sadece yönlendirme bakımından benzer. O, küçük küçük parçalardan oluşan, nasıl bütünleşeceği belli olmayan bir leke çalışmasıydı. Bu leke çalışmasındaki düşüncüleri mimari proje yarışmasına katılan tüm mimarlar veri olarak kabul etti. Mesele, o lekelerin nasıl mimari proje haline dönüşeceğiydi. O zaman ünlü bir mimar olmamakla beraber şehircilik yarışmasının üçüncüsü olduğumuz için diğer ünlü hocaların; Sedat Hakkı Bey’in (Eldem), Emin Bey’in (Onat), Kemal Ahmet Bey (Aru), Orhan Safa Bey, Hamit Kemali Bey’in (Söylemezoğlu) yanında bizi de davet ettiler. Tahmin ediyorum ki on dört kişilik listeye sonundan girdik.

Eski bir kent bölgesinde yeni bir yapı nasıl yapılır? Yaklaşım ve ana fikrimiz buydu. İkinci olarak bu bir çarşıydı ama toptancı çarşısıydı, perakendeci değildi. Toptancı çarşısı ne demek? Dükkânlar olacak, müşteriler gelecek. Ama günlük bir çarşı gibi, mesela Mahmutpaşa gibi müthiş bir kalabalığın gelip gittiği bir yerden ziyade, daha az sayıda insanların gelip gideceği bir yer olacaktı. Tarihte bu tip çarşılar nasıl olmuş, ona baktık. Hanları inceledik. Bir avlu etrafında han yapısı: Dıştan hayata kapalı, içinden çalışan bir sistem. Bu gibi kavramlar üzerinde durduk. Arazinin topografyasını irdeledik. Düz bir alan değil burası, iki yönde topografyası eğimli. Saraçhane başından Unkapanı’na doğru bir eğimi var. Bir de bulvardan geriye, Süleymaniye eteklerine doğru ikinci bir eğim var. Bu eğimlerden yararlanarak yapıyı nasıl biçimlendirebiliriz? Yine biliyorduk ki çarşılarda hem bir devamlılık lazım hem de sürekli bir trafik akışı lazım. Yani gidip geriye dönmeden, tıkanıklık yaratmadan, akıcı bir trafik kurmak gerekiyor. İslam ve batı kentlerinde bütün kent çarşıları böyledir. Bütün bu düşünceleri kompoze ederek nasıl bir biçimlendirme yapabiliriz? Bizim hazırlığımız bu oldu.

Açık çarşı fikri, yarışmada bir veri olarak mı verilmişti?

Evet. Belki çok net olarak söylenmemekle beraber, bu kadar büyük bir alanda kapalı bir çarşı yapmak düşüncesi yapı kitlelerini büyütecek, Süleymaniye etekleriyle bağdaşmayacak, Piccinato’nun verdiği verilerle de uyuşmayacaktı. Bir Osmanlı kent parçası gibi labirent haline dönüştürmenin de çağdaş kullanımda pratikliği olmayacaktı. Bu sebeplerden hem sürprizli, monoton olmayan bir çözüm hem yeteri kadar kolay kavranabilir, ulaşılabilir bir çözüm düşündük. Açık çarşı da, doğal olarak, Sultanhamam dükkânlarının yerine geçmesi söz konusu olduğu için oradaki sokaklar gibi olmalıydı… Çünkü Sultanhamam’daki dükkânların kullanımında ve dükkânlara ulaşımda belki asırlardır sorun olmamış.

Çağdaş kapalı çarşı fikri o tarihlerde Amerika’da uygulanıyordu. “Shopping Center” adı verilen bu büyük yapılar 1958’de Türkiye’de yoktu. Tabii kapalı bir çarşının havalandırma, ısıtma, aydınlatmadan kaynaklanan yüksek maliyeti o tarihte özellikle kooperatifin çözümleyemeyeceği kadar büyüktü. Zaten gerek yarışma esnasında gerek inşaat süresince çarşının müteşebbisleri kapalı bir çarşı yolunda hiçbir istekte ve imada bulunmadılar.

1968 yılında yayınlanan İMÇ kitabındaki yazınızda projenize “Süleymaniye Külliyesi’nin kaidesi gibidir” diyorsunuz. İMÇ’nin tasarımında Süleymaniye Külliyesi’nin tasarımdan etkiler taşıdığını biliyoruz. Acaba tasarım sürecinde başka yapılardan da etkilendiniz mi?

Bizim mimarlık eğitimimiz ve ideolojimiz şöyledir: Osmanlı İmparatorluğu’nun son, Cumhuriyet’in ilk yıllarında Milli Mimari Akımı var biliyorsunuz; Yeni Postane, IV. Vakıf Han ve benzeri yapılar yapılmış. Mimar Kemallettin’in öne çıktığı bir akım. Bu akımı “dini motifleri taş yapılarda kullanarak sivil yapılar yapmak” olarak da açıklayabiliriz. Fakat Ankara’da Cumhuriyet’ten sonra bu ve benzeri yapılar yapılmaya başlayınca biliyoruz ki Atatürk kızmış: “Biz yepyeni bir Cumhuriyet kurduk, bir devrim yapıyoruz, Osmanlı kültüründen çağdaş kültüre doğru bir açılım yapıyoruz. Mimaride de bunun yansımaları olmalı”, demiş.

Biz bu ideolojiyle yetiştik. Bu ideolojinin haklı gerekçeleri de var. Her yapı; yapı teknolojisi, yaşam tarzı ve hayat görüşü açısından çağının yansıtıcısı olmalı. Yani laik Türkiye’de, İslam mimarisinin dini motifleriyle tasarımlar yapmamak, ama çevreyle de barışık olmak gerekir. Yani modern bir yapı olsun, modern bir dili olsun, 20. yüzyılın ikinci yarısında yapılmış bir yapı olsun, ama çevresine de yabancı durmasın.

Sonradan tanıdığım Amerikalı bir mimar var: Frank O. Gehry… Gehry’nin söylediği bir şey vardı: Yapı çevresiyle “friendly” dursun derdi. Biz de bu kadar açık bir kavram olarak bilmiyorduk ama şuur altında yaptığımız projenin “friendly” durmasını istiyorduk çevresiyle… Onun için arkadaki parsellerin ölçü düzenini dikkate aldık. Amacımız küçük ölçekli yapıları, cumbaları, kiremit örtüleri, ahşap kaplamaları, doğal malzemeleri yeni bir dille anlatmaktı.

Doğrudan doğruya Süleymaniye’den etkilenmemiz de şudur: Süleymaniye’den bir motif alarak veya Süleymaniye’nin ruhundan bir şey taşıyarak değil, Süleymaniye’yi ezecek, tahrip edecek bir yapı yapmamak, Süleymaniye’ye saygılı olmaktı bizim dikkat ettiğimiz konu. İstanbul’un bir tepesini taçlandıran emperyal bir yapı Süleymaniye. Şimdi bu yapıya yetmiş metre genişliğinde bir bulvar açılmış. Fatih ve Süleymaniye külliyeleri arasındaki doku yok edilmiş. Ortadan yarılmış. Ama şimdi mevcut çok küçük ölçekli dokuyu da bulvarın kenarına taşımak olmaz. Çünkü o geniş bulvarın yanında küçük evler komik kalır. Ama bir bulvar yapısı haline de getirmemek gerekir. Yani bir ara ölçü düzeni bulmak, arkasıyla bulvar arasında bir geçiş ölçeği sağlamaktı amaç.

Yarışmadan sonra İMÇ Yönetimi’yle yapılan pazarlıkları Lozan Barış Antlaşması müzakerelerine benzetmişsiniz. Neler yaşandı?

Tabii mali güçlüklerimiz bir ayrı bahis. Biz orada son derece pahalı deneyimler edindik. Yani ticari görüş nedir, mesleki görüş nedir, para nedir, ne değildir? Manifaturacılar çok ilginç yöntemlerle, bizi de sonuna kadar kırmadan, fiyatımızı indirebileceğimiz en düşük noktaya kadar indirdiler. Sonuçta bizden düşük fiyat veren olmasına karşılık yine de işi bize verdiler. Ondan sonra yaklaşık yedi yıl süren yapım süreci sırasında yapıları daima beraber gezdik. Neredeyse haftada bir toplandık. Zaman zaman yorumları oldu fakat her seferinde benim verdiğim cevaplar, onların önerilerini benim karşılama tarzım onları ikna etti ki yapının o günkü biçimlenmesinde ne manifaturacıların istemeyerek yaptıkları ne de benim istemeyerek yaptığım bir şey oldu. Bütün bu uzun müzakereler sonunda yönetim, hemen hemen her isteğimizi gerçekleştirdi. Bizim o zaman yaşımızın küçüklüğüne rağmen -onlar da tüccar sınıfın eliti sayıyorlardı kendilerini- doğrusu çok saygılı davrandılar. Tekrar gözden geçirdiğim zaman saygısızlık, küçük düşürme asla böyle şeyler yapmadılar. Bugünkü müşterilerimizde oluyor böyle şeyler. Eski İstanbul terbiyesi ve hazmedilmiş bir olgunluk vardı o dönemde. Onun için hepsini, maddi kayıplarımıza rağmen saygıyla anarız.

İnşaat süresince zeminden kaynaklanan sorunlar yüzünden o dönemde az bilinen inşaat tekniklerini de kullanıldığını biliyoruz. Tanyeli’nin sizinle yaptığı bir söyleşide, İMÇ’den önce yürüttüğünüz Rumelihisarı projesinde imkânsızlıklardan dolayı cama göre çerçeve tasarladığınızdan bahsediyorsunuz. Peki İMÇ’de bu tip zorluklarla karşılaştınız mı? O döneme göre az bilinen inşaat teknikleri nasıl uygulandı?

1960’lı yıllarda, bizim meslekte sekizinci senemiz ama yapı sanayimiz son derece zayıf. Bugünküyle karşılaştırılamayacak bir durumda. Seramik yeni yeni yapılıyor; daha çok Bulgar seramiği kullanılıyor. Çimento ya yeter ya yetmez; kısmen ithal ediliyor. Alüminyum doğrama profilleri yok. Çelik doğrama profilleri var ama onlarda Almanya’dan geliyor ve çok pahalı. O sebepten biz basit çelik profillerden, yani “t” ve “u” demirlerinden veya bükme sacdan doğramalar yapmaya uğraştık. Hemen hemen her malzemenin en ucuzunu kullanmaya uğraştık.

Mesela taş kaplamaya ikna ettik manifaturacıları. Sıva olursa daha çabuk elden çıkacaktı. Benim korkum baştan aşağıya yapıyı sıva kaplarsak sıvaların dökülmesiydi. Taşa ikna ettik ama günün en ucuz taşı olan traverteni kullandık. Döşemeler yerinde dökme mozaiktir. Şimdi bazı bloklarda döşemeler yenilendi. Her müdahale yapının ruhundan bir şeyler götürüyor. Çünkü o adam yapmıyor o işi artık… Yapıldığı zamanki kontrolörün, mal sahibinin ve mimarın heyecanı ustaya ve müteahhide de sirayet ediyor. Tamir edildiği zaman o heyecanı duymuyor ustalarımız. Aynı yollarımızdaki asfaltlardaki düzensiz tamir izleri gibi oluyor. Hâlbuki İsviçre’de asfalt tamir ediliyor. Ama asfalt cetvelle kesilip kare çıkarılıyor. Onun içine asfalt dökülüyor. O ruhla tamir ediyorlar.

İnşaat sırasında bulvarın karşısında ulusal mimarinin bir başka seçkin örneği olarak kabul edilen Sedat Hakkı Eldem’in SSK binaları da yapılıyordu. Bulvar adeta bir ulusal mimari bulvarı görünümüne büründü. İnşaat süresince herhangi bir işbirliğine gidildi mi?

Mahalleye uygun parçalı yapı tasarımımız 1959 yılında ortaya çıktı. Diğer taraftaki yapıyı da Sedat Hakkı Bey gibi büyük bir usta yapıyordu. Ben diyebilirim ki o bu düşünceden etkilenmiş olabilir. Çünkü bizden beş sene sonra onun tasarımı yapıldı. İnşaat süresince de bir işbirliği olmadı çünkü o yapıyı İşçi Sigortaları yaptırıyordu ve para olarak daha rahattılar. Mimar istediğini yapabiliyordu. Zaten bize nazaran yapı bilgisi ve malzemesi açısından
çok deneyimli bir mimardı. Türkiye’de bu beş yıllık süreçte biraz daha gelişmişti. SSK Binaları, yapı sağlamlığı açısından İMÇ’den bir kademe daha ileridedir. Ama işlevine uygun bir yapı değildir.

Mesela Sedat Hakkı Bey Manifaturacılar Çarşısı’nı bu kompozisyon içerisinde yapamazdı. Çünkü bu çok büyük sabır isteyen bir iş; birbirine bağlı bloklar, sekiz yüz metre uzunluğunda bir arazi adeta matematiksel bir çaba… Sedat Hakkı Bey bir sanatçı, yapının işlevinden daha çok güzelliğini düşünen bir kişi.

Peki tekrar açık çarşı fikrine dönecek olursak… Günümüzde hızla çoğalan kapalı çarşılara (AVM) alternatif olarak açık çarşılar da yapılmaya başlandı. Kanyon ve Forum Bornova gibi örnekler uygulandı. Acaba bu bir eskiye dönüş süreci midir? Ve bu örneklerle İMÇ’yi karşılaştırmasını yapmanızı istesek neler söylersiniz?

Bu anlamda bir geri dönüş olduğunu düşünmüyorum ama yaşandıkça görülen olaylar, deneyimler insanları fikir değiştirmeye yönlendiriyor. Yani bunu çok geniş ölçekte şöyle söyleyebilirim. Mies Van Der Rohe’nin yapıları var biliyorsunuz: Sırf cam yapılar… Bir dönem, 1960’lı yıllarda bu yapılar yoğun bir şekilde taklit edildi. Herkes cam yapı yapıyor. Biz de o zaman kendi kendimize “yahu herkes bunu beğeniyor ama kentteki bütün yapılar böyle cam olsa, kent ne olur acaba” derdik. Bu çok beğenilmesine, çok geniş kabul görmesine rağmen bir müddet sonra tepki oldu ve post-modern mimari ortaya çıktı.

Açık çarşıların yanında kapalı çarşılar birden bire konfor getiren bir şey oldu. Kışın sıcak, yazın serin, muhafazalı gezilebiliyor. Bunlar çoğaldıkça da açık hava akla geldi. Dükkânlarla şenlenen binlerce yıllık sokaklar ne oldu, dendi? Özellikle bu konforlu yapılar alışveriş eylemini, sokaklardan kapalı yapılara toplayınca, kentler canlılığını yitirdi. Bu ilk olarak Amerika’da sezildi. New York dışındaki kentlerde ev, otopark ve büroların yoğunluğundan gezilebilir sokak kalmadı. Onun için alışveriş merkezlerine gitmeye başladılar. Kent yaşantısı, insanların birbirleriyle karşılaşması, sosyal temas sadece buralarda gerçekleşiyordu. Kapalı alışveriş merkezlerini icat eden Amerikalı mimar Victor Gruen ölümünden evvel bir kitap yazdı. “Ben hata ettim bunları yapmakla, kentlerin ruhunu alıyoruz”, dedi.

Alışveriş merkezinin açık olması meselesine gelince… Tamamen iklimle ilgili bir mesele. Kanyon’un ilk projesini yapan Jerde isimli zat, sıcak iklimlerde Honolulu’da, Japonya’nın sıcak bölgelerinde Kanyon’a çok benzer kavisli çarşılar yapmış. Kanyon Projesi yapıldığı zamanda İş Bankası ve Eczacıbaşı benden projeyle ilgili rapor istediler. Bende dedim ki Akmerkez, Metro City varken bunlara benzer bir çarşı yerine değişik bir çarşı yapmak doğru olur ama bu çarşı kuzeye açılıyor. Bu bölgede kuzeye açık bir çarşıda yaşanmaz. Manifaturacılar Çarşısı yüzde sekseni kapalı sayılır Kanyon’a göre… Buradakiler bile yapıldıktan bir sene sonra bunu üstünü kapatamaz mıyız demeye başladılar. Ben Kanyon hakkında bu raporu verince sanırım saçakları yaptılar. Ama gene de görülüyor ki konforu az çünkü kuzeye açık. Manifaturacılar çarşısı açık olmasına rağmen gene de korunaklıdır. Rüzgâr kesildiği zaman soğuk hava o kadar rahatsız etmiyor insanı.

Hemen bu noktada Manifaturacılar Çarşısı’nın yapılamayan yedinci bloğunu sormak istiyorum. Bu eksiklik projeyi nasıl etkiledi?

Kooperatifin satın aldığı ilk arazi içinde yedinci bloğun yeri tam yoktu. Yahut belediye orayı da kooperatife vaat etmiş ama sonra istimlak edip satamamış. Çünkü belediye sattığı arsanın sınırlarını net ve kesin koyamamış. Mesela başlangıçta Hıfzıssıhha Enstitüsü’nün arkasında bir ilkokul vardı. O ilkokulun yıkılacağı öngörülmüştü. Bunun için bizim yarışmadaki projemizde ilkokul yok gibidir. Sonradan iş ciddiye binince arsa tapuları vesaireler çıktı ortaya ve görüldü ki alt uçtaki arsa çok kısıtlı, bu bloğun yapılmasına imkân yok. İnşaat esnasında bu bloğun yapılabilmesi için belediyeye çok müracaat edildi. Kooperatif kolay kolay arsa satın alamıyordu. Fiyatlar çok yükseliyordu. Ve bu blok sonunda eksik kaldı. Çarşının üst ucunda, Hıfzıssıhha Enstitüsü’nün yanında çarşının bir başlangıcı var, ismi var, tabelası var, heykeli var. Alt taraf ise bu eksiklikten ötürü cümle bitmeden nokta konmuş gibi oldu. O blok çarşının Unkapanı Meydanı’ndaki algılanılmasını güçlendirecek bir bitiş noktası olacaktı. Eksik kaldı maalesef.

Projeye Türk plastik sanatlarından örnekler yerleştirmek kimin fikriydi? Nasıl gerçekleşti?

Şimdi efendim o esasında benim fikrimdi ama o zaman yapılara sanat eseri koyma fikri dünyada olan bir uygulama. Bir de Türkiye’de sanatçıların ve bazı siyasilerin de etkisiyle devlet yapılarına sanat eserleri konulmasıyla ilgili bir kanun yahut bir yönetmelik çıktı. Yönetmelikte, yapı maliyetinin yüzde ikisi kadar sanat eseri konacak devlet yapılarına, deniyordu. Böyle bir fikir genel olarak vardı havada. Bu fikirdir muhtemelen bana ilham veren. Ben de bunu sıfırdan icat etmedim. Şunu düşündüm; bu yapı Türkiye’de o dönemde bir defada yapılan en büyük ölçekli yapı. O zaman yapının otuz kırk yıl içinde bugünkü haline geleceğini de tasavvur edemiyordum. Bu yapı çağdaş Türk sanatından örnekler taşımalı dedim, kanunun esprisine uygun olarak. Süleymaniye’de nasıl Karahisâri’nin hatları, Sarhoş İbrahim’in vitrayları var, bu da öyle bir şey; çağın Türk sanatından bir örnek taşımalı. Bu fikri Manifaturacılara kabul ettirmem yıllar sürdü. Ama demin söylediğim gibi teşekkürle karşılıyorum, bütün önerilerimizi kabul ettiler. Bunu da kabul ettiler. Onların gerçekten elit tüccarlar olduğu anlaşılıyor. Elleri sıkıydı ama bu durum işi gecekonduya götürmek demek de değildi. İyi olsun ama ucuza çıksın anlayışı hâkimdi.

Yıllar geçtikçe İMÇ’nin tasarımında bazı olumsuz değişiklikler oldu. Bu konuda düşünceleriniz nelerdir?

Meselenin kullanımdan kaynaklandığını düşünmüyorum. Tamamıyla kendini öne çıkarmak, yapıya saygı göstermemek. Apartman alan bile balkonunu kapatmak ister, bir şeyler eklemek ister. Biraz eskiyince benim doğrama değişsin, der. Buradaki değişiklikleri hep geriye gitmek anlamında görüyorum maalesef. Yapının tümüne saygısızlık olarak görüyorum.

Evin içini boyar ama apartmanın dış boyasına bakmaz. Mercedes’le gidiyor adam ama sigarasını sokağa atıyor. Çünkü sokak yabancı… Yapının dışı da yabancı, o kendi dükkânının içine bakıyor. Olmaz! Bu bir toplumsal mutabakat noksanlığıdır. Bana kooperatif üyelerinden çok sözler söyleyen olmuştu: Ya mal benim kardeşim siz niye karışıyorsunuz, diye. Mal senin kardeşim ama bulvar da Türkiye’nin, hepimizin.

Artık dükkânların satılsa da para etmediğini söylüyorlar. Ticaret zayıfladı, çekiciliği kalmadı, onun için kimse burayı adam etmek için para vermez, diyorlar. Ben de sordum: “Peki burası arsa olarak satılsa ve herkese kendi dükkân büyüklüğü oranında para verilse, bugün para etmeyen dükkânından fazla para düşmez mi?” Beş misli düşer, diye cevapladılar. Demek ki bunun zati değeri yok değil ki… Bakılmadığı için değeri düşmüş.

İMÇ’yi Türk mimarlığının neresinde görüyorsunuz?

İkinci Milli Mimari 1939-1945 yılları arasına denk geliyor. Laleli’deki Fen-Edebiyat fakültelerinin yapıldığı dönem. Harpten sonra demokrasi, modernleşme, modern mimari akımları Türkiye’deki İkinci Milli Mimari’yi sildi. Yeni bir mimari ortaya çıktı. Çağdaş dünya nasıl yapıyorsa öyle yapalım denildi. Ama İMÇ, her şeye rağmen bir Amerikan yapısı değil, Afgan yapısı da değil, Fransız yapısı da değil… Her şeye rağmen modern bir Türk yapısı.

Türk mimarisi içinde bu, o düşüncelerin, o çağın ekonomik ve teknik olanaklarıyla bir işaretidir. Kentle bütünleşmiştir. Oranın parçası haline gelmiştir. Türk mimarisinin bir döneminin öne çıkan bir yapısıdır İMÇ.

Gelişen teknoloji, farklılaşan toplum ve ihtiyaçlar göz önüne alındığında İMÇ’nin hangi işlevlerle donatılacağını düşünüyorsunuz? Burası ilk yapıldığı dönemde düşünüldüğü gibi yine bir manifaturacı çarşısına mı dönüşecek? Yoksa değişimlere açık bir çarşı olarak mı yoluna devam edecek?

İki yönü var. Bir tanesi yapının kent içindeki yerinin getirdiği nitelikler. Kimi yerde ancak otel yapabilirsiniz, öyle bir yer olur ki orada ancak konut yapabilirsiniz. Bu açıdan bakınca çarşının işlevini sosyal gelişmeler tayin edecektir. İkincisi ise yapının kurgusu neye müsaittir? Mesela bu yapıdan hastane olmaz. Yapının anatomisinden gelen durumuna da bakmak gerekir.

Bu yapı birçok işleve imkân verebilir. Bu yapı mimarlık ve sanat atölyelerini içinde barındırabilir. Bir bloğu sanata bir diğer bloğuysa başka işleve tahsis edilebilir. Herhalde yeri itibariyle toptan ticarete giderek daha az müsait hale gelecektir. Toptan ticaret artık 1960’lardaki gibi yapılmıyor. Elektronik dünyada toptan ticaretin şekli değişti. Numuneler internet üstünden alınıp veriliyor, büyük depolar kullanılıyor. İMÇ’nin yapısı günümüzde perakende ticarete, sanata, eğitime imkân verebilir; hatta bu bina istenirse üniversite bile olabilir.

Bence İMÇ’nin geleceğini içinde bulunduğu bölgenin ekonomik ve sosyal gereksinimleri tayin edecektir. Nitekim başlangıcı da öyle oldu. Müteşebbislerin biçtiği rol, Sultanhamam’daki toptancılar çarşısının buraya nakledilmesiydi. Gerçek öyle olmadı. O, kendi yolunu aldı, gitti. Plakçılar geldi, atölyeler geldi, sadece bir bloğu manifaturacıların olabildi. Bir sürü işlev girdi. Belki de kurucular, kitapta adı geçen rahmetli Remzi Beyler, Hüsnü Beyler yaşasalardı, çarşının bitişini görselerdi, belki çarşı toptancı çarşısı olacaktı. Çünkü çarşının kuruluşundan inşaatın sonuna kadar kurdukları organizasyon mükemmel işledi. Çarşı arızasız, borçsuz, kredisiz tamamlandı. Kooperatifin kuruluşuyla beraber yaklaşık on iki yıl süren süreç kavga çıkmadan, çıt çıkmadan, ihtilaf olmadan sonuçlandı. Bunların hepsi o kurucuların sayesinde oldu. Onlar yaşasaydı, büyük ihtimalle Sultanhamam boşalıp buraya gelirdi. Ama gelmedi. Demek ki biçilen rolden ziyade sosyal determinizm önemli.

2007’deki İstanbul Bienali’nde İMÇ mekân olarak kullanıldı. 2010’da da İstanbul Avrupa Kültür Başkenti oluyor. Kent birçok kültür-sanat etkinliğine ev sahipliği yapacak. Sizce İMÇ’nin yeri bu etkinlikler sırasında ne olmalıdır?

Alışveriş merkezleri ilgi çekmek için bir sürü etkinlik yapıyor. Burası da bir toplu alışveriş yeri. Avluları ve galerileriyle her türlü etkinliğe müsait. Açık hava sergileri olur. Belirli bir kalite içinde Sultanahmet Meydanı’nda kurulan geçici pazarlar gibi pazarlar açılabilir. Burası trafikten arınmış mükemmel bir yaya mekânı. Dolayısıyla her şey olur. Yeter ki onu yapacak bir heyecan olsun.

Bakırköy’de bir meydan var. Bilmem bilir misiniz? İstasyonun önünde şöyle duvarlı bir meydan. O benim düşüncem. Bakırköy’de Naci Ekşi Bey o dönemde belediye başkanı idi. Bize rica etti. O meydanı ben tasarladım Naci bey de inşa etti. Burası da trafikten arınmış bir yaya alanı. Etrafı da hafifçe kapalıdır. Yapılırken de alay ettiler “bunun çatısı ne zaman gelecek” diye. Ama görüyorum ki ciddi bir şekilde kullanılıyor. Çünkü küçük ölçekli bir toplumsal buluşma mekânı oldu. Adı da Hürriyet Meydanı oldu.

Son olarak açılış için hazırlanan kitaptan bahsetmek istiyorum. Yapılışının üzerinden kırk yıl geçmesine rağmen görsel olarak hâlâ ilgi çekici bir kitap. Hikâyesinden biraz bahseder misiniz? Kimler çalıştı?

1968’de hazırladığımız kitabın yayınlanmasını kooperatif istedi. Ana fikir oradan geldi. Remzi Bey’den sonra gelen başkan Namık Bey -aslen avukattır- arzu etti. Bu nevi işlerin hepsinde olduğu gibi bu görevi de bana verdiler. İyi kötü bir bütçe koyduk. Birçok fotoğrafçıyla çalıştık. Haluk Doğanbey vardı mesela, Konyalı’nın çocuklarından. İyi bir fotoğrafçıydı. Kitabın kapak fotoğrafı onundur. Gültekin Çizgen vardı. Teknik Üniversite’nin fotoğrafçısı Emin Kavuncu vardı. On binden fazla fotoğraf çekildi bu kitap için.

Not: Söyleşiyi 5 Şubat 2009'da İMÇ'nin "İmeceden İMÇ'ye" isimli kitabı için yapmıştım.

24 Ocak 2011 Pazartesi

KAHRAMAN İMÇ AVM'LERE KARŞI

Sultanhamam esnafı 57 yıl önce modern bir açık hava çarşısı yapmak için bir araya geldiğinde, mimar Victor Gruen Amerika’da dünyanın ilk kapalı çarşısını tasarlıyordu. Gruen’in yarattığı akımın İstanbul’a yansıması 1988’de Galleria Alışveriş Merkezi’yle oldu. AVM’lerin tüm Türkiye’ye yayılması kapitalizminin dünyaya yayılmasından bile daha kısa sürdü. Artık önümüz, arkamız, sağımız, solumuz AVM.





1954 İstanbul’u… Sultanhamam’da bir grup esnaf modern bir çarşı inşa etmenin yollarını arıyor. O yıllarda Tahtakale ve Sultanhamam çevresi manifaturacılarla dolmuştu. Dar sokaklarda mal indirip bindirmek, müşterilere hizmet etmek zorlaşmıştı. Bu noktada İstanbul Valisi ve Belediye Başkanı Prof. Dr. Fahrettin Kerim Gökay bir karar alarak Sultanhamam, ve çevresinin araç trafiğine kapatılması ile ilgili tebligatı esnafa bildirdi. Hemen hatırlatmakta fayda var, bu tebligat hâlâ uygulanmıyor.

Manifaturacı Remzi Peker öncülüğünde Kısmet Han’da yapılan toplantılar kısa sürede bin girişimci manifaturacıyı bir araya getirmeye başardı. Belediyenin imara açmak istediği Unkapanı’ndaki arsa bin kişinin kurduğu kooperatife önerildi. Belediye, Saraçhane-Unkapanı arasındaki alanı istimlâk edecek ve imara açacak. Kooperatif de belediyenin çıkardığı tahvillerden satın alarak inşaata başlayacaktı. Ancak belediyenin iki koşulu vardı. Uzunluğu neredeyse bir kilometreyi bulan bu alan için bir şehircilik yarışması açılması ve bu yarışmadan elde edilen verilerle birlikte çarşının mimari projesi için ikinci bir yarışma düzenlenmesi.

Kooperatif bu somut öneriyi görüşmek üzere genel kurulu 1 Eylül 1955 tarihinde olağanüstü toplantıya çağırdı. Adnan Menderes hükümeti, Vatan ve Millet caddelerini açarken yaptığı kamulaştırmalarda vatandaşa tahvil dağıtmıştı. Kooperatif 30 milyon liralık tahvil toplayarak araziyi satın aldı.

27 Ağustos 1958 yılında düzenlenen şehircilik yarışmasının amacı, mimari proje yarışması öncesinde arazinin istimlâk sınırları ve imar durumunu netleştirmek ve İstanbul’un en canlı tarihi merkezlerinden birinde yapılacak olan projenin Süleymaniye Külliyesi, Bozdoğan Kemeri ve benzeri yapılarla olacak ilişkisini belirlemekti.

Yarışma yönetmeliğine yazılmasa da, yarışma katılımcılarına sözlü olarak bildirilen verilerden biri, dönemin Başbakanı Adnan Menderes tarafından ortaya atılan bir öneriydi: Menderes, Atatürk Bulvarı’nı dik kesen, Unkapanı’ndan Süleymaniye Külliyesi’ne doğru yetmiş metre genişliğinde bir bulvar açmak istiyordu. Bu veri yarışma projelerinde kullanılsa da hayata geçmedi. İyi ki de geçmedi çünkü bu fikir uygulansaydı İstanbul’un en eski mahallelerinden biri olan Süleymaniye sivil ve dini yapılarıyla birlikte yok olacaktı.

Jüri, yarışmaya gönderilen on dört proje arasından Yüksek Mimar Cihat Fındıkoğlu, Yüksek Mimar Kâmil Bayur, Yüksek Mimar Tarık Aka, Yüksek Mimar Niyazi Duranay ve Yüksek Mimar Özdemir Akverdi’nin ortak projesine birincilik verdi. Belediyenin Planlama Müdürlüğü’nün başındaki İtalyan Profesör Piccinato, birinci gelen projeye, yapının Süleymaniye Külliyesi’yle ilişkisini güçlendirmek amacıyla bazı ekler yaptı. En önemli önerisi blokların yönünün Süleymaniye Külliyesi’ne doğru döndürülmesiydi.

19 Şubat 1960 tarihinde kooperatif davetli bir yarışma düzenledi. Yarışma şartnamesiyle birlikte katılımcı mimarlara uyulması istenen yapı programı ve mevzi imar planıyla elde edilen veriler duyuruldu. Jüri, Yüksek Mühendis Mimar Doğan Tekeli, Yüksek Mühendis Mimar Sami Sisa, Yüksek Mühendis Mimar Metin Hepgüler tarafından hazırlanan Site Mimarlık’ın projesine birincilik ödülünü verdi. 1954 yılında masa başında ortaya atılan fikrin altı yıllık bir süreçte bürokratik altyapısı tamamlanmış; mimari projeleri de üretilmiş oldu. 15 Mart 1961’de İstanbul Valisi ve Belediye Başkanı General Refik Tulga’nın katıldığı bir törenle çarşının temel atma töreni gerçekleşti.

Hafriyatta bazı mezarlarla karşılaşılması üzerine belediye projede bazı değişiklikler talep etti. Bu talepler İMÇ’nin mimarları tarafından projeye eklenerek hayata geçirildi. Bugün İMÇ’nin 3. bloğunun önündeki mezarlar, bu yerinde değişikle kurtarılmış oldu. Mezar taşları üzerinde yapılan araştırmalarda, mezarlardan birinin Fatih Sultan Mehmet’in hocası ve İstanbul’un ilk belediye reisi kabul edilen Hızır Bey’e, diğerinin ise Cihannüma ve Keşfü’z Zunûn isimli eserleriyle 17. yüzyıla damgasını vuran Kâtip Çelebi’ye ait olduğu anlaşıldı.

Türk-İslam çarşı geleneğinin modern bir denemesi olan İMÇ’nin tasarımının en önemli özelliği çevresine duyarlı olmasıydı. Doğan Tekeli, Sami Sisa, Metin Hepgüler’in bu zorlu tasarım sürecinde blokların yönünü doğru belirlemek, çevredeki tarihsel yapılarla çarşı arasında güçlü bir bağ kurabilmek, yaya sirkülasyonunuyla araç trafiğini çözümlemek için çalıştılar. Blokları Şehzade Külliyesi, Zeyrek Camii (Pantokrator Kilisesi), Bozdoğan Kemeri, Şebsafa Camii ve en önemlisi de Süleymaniye Külliyesi’nin görünümünü etkilemeden yerleştirdiler. Bununla kalmayıp çarşının içinde bu tarihi yapıların izlenebileceği manzara terasları tasarladılar. Geleneksel öğeleri çağdaş bir anlayışla yorumladılar.

Bu zorlukları aşarken İstanbul’un zengin mimarlık geçmişinden de yararlandılar. İMÇ’nin arkasında kalan Süleymaniye Mahallesi’nin geleneksel konutlarını, bedestenleri, hanları ve Kapalıçarşı’yı oluşturan İstanbul’un ticari geçmişini çok iyi bir şekilde inceleyerek tasarımlarını geliştirdiler. Site Mimarlık’ın tasarım sürecindeki özenli yaklaşımları, İMÇ’nin çağdaş bir mimarlık yapısı ve Kapalıçarşı geleneğinin 1950 sonrası en görkemli örneği olmasını sağladı.

Türkiye’nin en büyük inşaatı, yedi yılda tamamlandı. İçinde bin kişilik kooperatif üyelerinin, kooperatif yönetiminin, mimarların, mühendislerin, müteahhitlerin, belediye uzmanlarının, yüzlerce işçi ve ustanın bulunduğu büyük çarklı sorunsuz işledi.

Başbakan Süleyman Demirel, İstanbul’da yapılan dönemin en büyük çarşısının açılışını yapmak için 22 Nisan 1967’de Unkapanı’ndaydı. Başbakanı binlerce İstanbullu karşıladı. Demirel kurdeleyi kesip, çarşıyı dördüncü bloğa kadar gezdikten sonra törenden ayrıldı.

Belediye, İMÇ açıldıktan sonra Sultanhamam ve Tahtakale’yi araç trafiğine kapatmadı. Bu nedenle esnaf çarşıya taşınmadı. Çarşı boş kaldı. Bu durumu Sultanhamam piyasasında yaşanan değişiklikte destekledi. İthalata dayanan piyasa yerini üretime bırakmış Sultanhamam’daki küçük esnaf dükkânlarını kapatmak zorunda kalmıştı.

1970’lere gelindiğinde ise iki olay çarşıya rağbeti arttırdı. Birincisi Sultanhamam’da yaşanan Katırcıoğlu Han yangınıydı. İkinci olay 1972-1973 yıllarında İstanbul’un en kaliteli kadifelerini yapan Epengle’nin çarşıya taşınmasıyla oldu. Epengle’nin getirdiği hareket sonucunda İstanbul’daki tüm kadifeciler birinci bloğa taşındı. Kadifecilerle birlikte gelen mefruşatçılar birinci bloğu doldurdu.

1985 Mayıs’ında dönemin başbakanı Turgut Özal Japonya’ya resmi bir ziyarette bulunacağı duyuruldu. Japonya’ya hareket etmeden önce yaptığı basın toplantısında sanayi dikiş makinesinin gümrüğünü sıfır yaparak ithalatı serbest bıraktı. Bu haberle birlikte konfeksiyon piyasası canlandı; kısa sürede Japonya’dan sanayi dikiş makineleri ithal edilmeye başlandı.

Sayıları hızla artan makineciler kendilerine merkez olarak çarşının ikinci bloğunu seçtiler. Makineciler doğal olarak konfeksiyon piyasasının da buraya taşınmasına neden oldu. Artık çarşı dolmuştu. Çarşının ismi tüm iş kollarına uyuyordu. Müzikçiler, “İstanbul Müzikçiler Çarşısı”; mefruşatçılar, “İstanbul Mefruşatçılar Çarşısı”; makineciler, “İstanbul Makineciler Çarşısı”, kooperatif kurucuları da çarşının özgün ismi olan “İstanbul Manifaturacılar Çarşısı”nı kullanıyordu.

İstanbul Manifaturacılar ve Kumaşçılar Çarşısı birçok yönden önemli bir yapı. Sadece binden fazla tüccarın bir araya gelerek düşüncelerini yaşama geçirmeleri bile 1950’lerin Türkiye’sinde büyük bir başarı. Metrekare hesabına döküldüğünde İMÇ o yıllarda Türkiye’nin en büyük yapısı.

İMÇ çağdaş bir Türk yapısı çünkü ruhunda Sultanhamam’ın daracık sokaklarında İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra gün be gün gelişen bir iş kolunun heyecanını taşıyor. Mimar Kemalettin’in, Vedat Tek’in öncülüğünü yaptığı Birinci Ulusal Mimarlık akımını, İkinci Ulusal simgeleri Emin Onat ve Sedat Hakkı Eldem’in yarattıklarını sindirerek, ulusal değerlerimizi evrensele taşıyabilmiş bir yapı.

Çarşının tasarımında çarşıyla Süleymaniye Külliyesi arasından yer alan geleneksel konut mimarisinin simgesi cumbaların, Tahtakale’nin ünlü hanlarının kullanıcılarına kolaylıklar sağlayan mimari çözümlemelerinin, Türk-İslam mimarisinin vazgeçilmezi avlunun ve en önemlisi Süleymaniye’ye saygının yeri var! Kapalıçarşı’nın, Mısır Çarşısı’nın ve tüm İslam coğrafyasına yayılmış geleneksel çarşı fikrinin izleri var…

İşte bu yüzden birçok mimarlık ve mimarlık tarihi tezine konu oldu İstanbul Manifaturacılar ve Kumaşçılar Çarşısı... Bu yüzden dünyanın en saygın mimarlık ödüllerinden biri kabul edilen Aga Khan Mimarlık Ödülleri’ne, bizzat Aga Khan Vakfı tarafından 1980 yılında aday gösterildi.

İMÇ uzun yıllar İstanbul’un en büyük çarşısı olma özelliğini sürdürdü. AVM akımı 1988’de Galleria Alışveriş Merkezi’nin açılışıyla İstanbul’a ulaştı. Akmerkez, Carrefour, Capitol ve diğerleri… Sonrası herkesçe malum bir süreç… Neredeyse her kilometreye bir alışveriş merkezi yapma çılgınlığı hâlâ devam ediyor. AVM’ler çoğaldıkça trafik keşmekeşi artıyor. Sosyal yaşamtımızdaki keşmekeş trafikten de beter. İnsanlar sokaklardan soyutlanarak AVM’lerde “konserve” yeni yaşamla tanıştırılıyor. Artık geleneksel bir Türk ailesinin tatil günleri AVM’lerde geçiyor; çocuklar oyun merkezinde, hanımefendiler mağazalarda alışverişte, beyefendiler Amerikan kahvehanelerinde. Neyse ki akşam olduğunda tüm aile AVM’nin üst katındaki sinemada bir araya geliyor!

İMÇ de bu sürece karşı ayakta durmakta zorlanıyor... Zamanın ve esnafın yarattığı yapı üzerindeki tahribatı gün geçtikçe çoğalıyor. Özensiz tabela kullanımı ve vitrin genişletmeleri nedeniyle İMÇ’nin pişmiş toprak tuğlalarla kaplı özgün cephesi tamamen yok oldu. Osmanlı evlerinin klasik öğesi cumbaların modern yorumları dükkânların içine katıldığı için algılanamaz hale geldi. Çarşının şadırvanı büfeye dönüştürüldü. 2010 yılında İMÇ Yönetimi’nin çarşının özgün haline dönüştürülmesi için çarşıyı tasarlayan mimari büroya başvurması umutlandırıcı bir haber. İMÇ; kimlikli, yeniliklere açık, çağdaş bir işletme anlayışıyla ve özgün mimarisini koruyarak AVM’lere karşı savaşı kazanabilir. Çünkü İMÇ, bir dönemin mimarlığının ve manifaturacıların 1950’li yıllarda gerçekleştirdikleri muhteşem imecenin işareti olarak korunmalıdır.

Çağdaş sanat müzesi İMÇ






1967 yılında açılan çarşıda, mimar Doğan Tekeli’nin önerisiyle, sekiz çağdaş Türk sanatçısının elinde çıkma dokuz sanat eseri farklı bloklara yerleştirilmişti. Doğan Tekeli inşaat sürerken ortaya attığı fikri ve sonrasını “İmeceden İMÇ”ye isimli kitapta şöyle anlatıyor:

“…Şimdi efendim o esasında benim fikrimdi ama o zaman yapılara sanat eseri koyma fikri dünyada olan bir uygulama. Bir de Türkiye’de sanatçıların ve bazı siyasilerin de etkisiyle devlet yapılarına sanat eserleri konulmasıyla ilgili bir kanun yahut bir yönetmelik çıktı. Yönetmelikte, yapı maliyetinin yüzde ikisi kadar sanat eseri konacak devlet yapılarına, deniyordu. Böyle bir fikir genel olarak vardı havada. Bu fikirdir muhtemelen bana ilham veren. Ben de bunu sıfırdan icat etmedim. Şunu düşündüm; bu yapı Türkiye’de o dönemde bir defada yapılan en büyük ölçekli yapı. O zaman yapının otuz kırk yıl içinde bugünkü haline geleceğini de tasavvur edemiyordum. Bu yapı çağdaş Türk sanatından örnekler taşımalı dedim, kanunun esprisine uygun olarak. Süleymaniye’de nasıl Karahisâri’nin hatları, Sarhoş İbrahim’in vitrayları var, bu da öyle bir şey; çağın Türk sanatından bir örnek taşımalı…”

Eserler:
I. Blokta Kuzgun Acar’ın “Kuşlar” heykeli,
I. Blokta Füreya Koral’ın seramik panosu,
I. Blokta Bedri Rahmi Eyüboğlu’nun mozaik panosu,
I. Blokta Eren Eyüboğlu’nun mozaik panosu,
II. Blokta Bedri Rahmi Eyüboğlu’nun “İstanbul” mozaik panosu,
II. Blokta Yavuz Görey’in beyaz mermer çeşme plastiği,
V. Blokta Ali Teoman Germaner’in doğal taştan duvar rölyefi,
V. Blokta Sadi Diren’in seramik panosu,
VI. Blokta Nedim Günsür’ün “Atlar” mozaik panosu.

AVM’lerin İstanbul işgali sürerken İMÇ nazara geldi

2005 yılında İstanbul’un her köşesinde AVM’ler yükselirken, İMÇ Yönetimi çarşının yanında sahibi olduğu boş bir araziye otopark yapmak için belediyeye başvurdu. Başvuru sırasında askıda bekleyen bir imar planı değişikliği İMÇ yönetiminin gözüne çarptı. 22.09.2005’te onanan 1/5000 ölçekli nazım imar planı ile 1/1000 ölçekli imar planında İMÇ’nin bulunduğu alan “prestij konut alanı” olarak gösterilmişti. Daha da ilginç olan durum yeni plana itiraz süresi o gün doluyordu. İMÇ Yönetimi hemen askıdaki plana itiraz etti; yürütmeyi durdurmak için dava açtı.

Büyükşehir Belediyesi İMÇ’nin altı bloğunu yıkarak yerine “elli prestij konutu ve arasta karakterinde çarşı” yapmak istiyordu. Prestij konutlarının mimarisi geleneksel Osmanlı evini esas alarak tasarlanacaktı. Yani binin üzerindeki dükkândan oluşan çarşı kamulaştırılacak, 1950 sonrası çağdaş mimarlık örneği, Türkiye’nin o dönemde yapılmış en büyük çarşısı yıkılacak, yerine de “elli prestij” konutu yapılacaktı.

Gazeteciler, mimarlar, akademisyenler, sivil toplum kuruluşları İMÇ’nin yanında yer aldı. Çarşının korunması yönünde fikir belirttiler. Dönemin Eminönü Belediye Başkanı Nevzat Er bile yıkım kararının yanlış olduğunu söyledi. Ancak Büyükşehir Belediyesi kararından dönmedi. Son noktayı Danıştay koydu. 13 Kasım 2008 tarihinde belediyenin itirazını da reddeden Danıştay “özgün mimari kimliği, ödül almış Cumhuriyet Dönemi yapıları ve değişik dönem kültür mirasıyla bütünleşmiş” çarşının yıkılıp yerine villa yapılmasının “şehircilik ilkelerine, planlama esaslarına ve kamu yararına uygun olmadığını” belirtti.

1954’te Amerika’daki çarşıların vaziyeti umumiyesi

Sultanhamam esnafı çağdaş bir çarşı hayaliyle Kısmet Han’da toplanırken, aynı yıl Amerika’da Victor Gruen isimli bir mimar da çevreye duyarlı, insancıl bir kompleks tasarımı üzerine çalışıyordu. Amacı insanları bir araya getirerek sosyalleşmelerini sağlamaktı.

Aslen Avusturyalı ve koyu bir sosyalist olan Gruen, Hitler’in politikalarını benimsemediği için 1938’de Amerika’ya göçmen olarak gitti. Gruen’in tasarladığı Southdale Mall’un 1956 yılındaki açılışında Amerika’da yer yerinden oynadı. Dünyanın ilk kapalı alışveriş merkezi binlerce Amerikalının akınına uğradı. Amerikanın en önemli gazeteleri ve dergileri bu olayı ön sayfalarından duyurdu. Gazetecilerin deyimiyle Southdale alışveriş merkezi “Amerikan tarzının vazgeçilmez bir parçası” olmuştu. Gruen’in sosyal merkez konseptinin örnekleri kısa sürede ticarileşerek arttı. Konsept kalite kaybına uğradı, sosyal amaçlı özelliklerini kaybetti. Fikrinin yozlaştırıldığını gören Gruen 1970’lerde “bu soysuz gelişmelere nafaka vermeyi reddediyorum” diyerek Amerika’ya terk etti. Avusturya’ya döndü. “Mall Maker” 1980 yılında da Avusturya’da vefat etti.

Peki İstanbullular AVM’lere “nafaka vermeyi reddederlerse” ne yapacaklar? Gruen gibi şanslı olmadığımız çok açık. Şimdiden uzakta bir köy aramaya başlayalım. Yarın çok geç olabilir.