16 Mart 2012 Cuma

TÜRKİYE'NİN RESMİNİ ÇEKTİM!

Türkiye'nin resmini yapabilir misin Görkem, diye sordular... Ben de yapamam ama fotoğrafını çekebilirim dedim. Gittim, Türkiye'nin resmini çektim.


2012 yılında Türkiye


14 Mart 2012 Çarşamba

ÇARŞI ÇÖKERSE KENT ÇÖKER

Uzun zamandır sevgili kütüğe yazı koymuyordum. Sandıkta bekleyenlerden birini sizlerle paylaşmak istedim. 19 Şubat 2009'da Prof. Dr. Metin Sözen'le yapılmış bir söyleşi...  İMÇ üzerine...

İstanbul Manifaturacılar Çarşısı’nı konuşmaya başlamadan önce bu çarşıya ortam hazırlayan sürece de göz atmak gerekiyor diye düşünüyorum. Çarşı yapıldığı dönemde İstanbul’da nasıl bir mimarlık ortamı vardı? Yapıldıktan sonra bu ortamı nasıl etkiledi?

Aslında çarşı yarım yüzyıllık bir serüven… Bu serüvenin ilginç olan tarafı 1950 sonrasının mimarlık ortamını da çok iyi nitelemesi. Biliyorsunuz bu tarihten önce İkinci Ulusal Mimari egemendi. Bu dönemin konumuzla ilintili bir tarafı da var. O da Hıfzıssıha Enstitüsü’nün İMÇ’nin yanındaki taş binası... Bu bina, aynı Fen-Edebiyat Fakültesi, Radyo Evi ve Taşlık Kahvesi gibi 1940-1950 yılları arasının anlayışına uygun yapıldı. İttihat Terakki’yle gelen son Osmanlı etkilerini, 1923 sonrasındaki Cumhuriyet’in ilk yıllarında, o dönemin ünlü mimarları geçmişle bugün arasında bağ kurmak için kullandılar. Cephe anlayışı, taş malzemenin öne çıkması, saçaklar ve benzeri öğeler İkinci Ulusal Mimari’nin serüveninde Türkiye’ye ve doğal olarak da İstanbul’a egemen olmuştu. İkinci Dünya Savaşı’nın çıkması, bazı olanakların kısıtlanması, hem düşünsel anlamda hem de mimarlık ortamında değişikliklere yol açtı. Ama 1950 sonrasında Türkiye dünyadaki tüm gelişmelere daha açıktı. Her türlü yaygın mimarlık akımlarının Türkiye’ye yansıması doğaldı, sistem de ona elveriyordu. Çünkü çok partili sisteme geçilmişti. Bu dönem İkinci Ulusal Mimarlık akımının hemen hemen sonu anlamına geliyordu. O açıdan olayları bu bütün içinde ve bu altyapıyla beraber düşünmek gerekiyor.

Bu girişi yapmamın nedeni çok açık, çünkü Manifaturacılar Çarşısı’nın bulunduğu alan çok ilginç bir görsel, çok ilginç bir tarihsel sürecin işareti; İstanbul’un tarihsel evrelerinin tümünü çarşının çevresinde okumak mümkün. Bozdoğan Su Kemeri, bugün Fatih Belediyesi’nin onardığı sarnıçla bir Bizans dokusu, o dokunun içine girmiş Osmanlı’nın fetihten sonra yaptığı küçük-büyük mimarlık ürünleriyle oluşan geleneksel bir ortam vardı. Bu ortamın çeşitli şekillerde değerlendirmeye alınması sırasında kemerden Unkapanı’na yol açılması ortaya çıkınca, Manifaturacılar Çarşısı’nın bulunduğu arazi de tartışma konusu olmaya ve gündeme gelmeye başladı. O dönemi çok iyi anımsıyorum. Hem o bölgeden çok geçiyordum hem olayların içinde ve tartışmasında vardım.

Hem şehircilik hem de mimar yarışmasını izleme şansınız oldu. Mimarlar ve mimarlık tarihçilerinin İMÇ ile ilgili düşünceleri nelerdi? Birinci gelen proje hakkında neler söylendi?

Bu sürece dikkatlice bakılırsa, bu alan nasıl bir geçmişe sahip sorusu sorulduğunda akla yukarıda anlattığım yerler geliyor. Yani burası özel bir alan, her devrin ürünü var. Baktığınızda Roma kemerinin neden vadiyi kemerlerle geçtiğini anlıyorsunuz. Onun dibine Kanuni’nin ilk büyük yapısının Şehzade Mehmet Külliyesi’nin gelip oturduğunu ve yanında da daha önceden yapılmış burmalı minareyi görüyorsunuz. Devletin ileri gelenlerinin çeşitli yapılarının bu bölgede dağıtılmış olduğunu algılıyorsunuz. Fakat en belirgin, en güçlü öğe ise Süleymaniye Külliyesi... O gün herkesin tartışmasız ortaya koyduğu nokta, Süleymaniye Külliyesi’yle burada yapılacak herhangi bir etkinliğin nasıl birbiriyle uyum sağlayacağı, nasıl yaklaşılırsa doğru olacağıydı. Türkiye’de ve dünyada da yıllarca yer etmiş ünlü mimarların yapıtlarının yer aldığı İstanbul’a günümüz mimarlarının nasıl bakacağı çok önemliydi.

Toplum olarak özel bir noktaya, özel biçimde yaklaşmamız ve 1950 sonrasının gelişen mimarisi içinde acaba hangi noktaları göz önünde tutmamız, neleri düşünmemiz ve tartışmamız gerekiyordu? Süleymaniye Külliyesi, Bozdoğan Kemeri ve geleneksel konutların oluşturduğu mahallelerinin bulunduğu bu dokuya ne kadar yoğunlukta bir yaklaşım olması düşünülüyordu? Bu konular Manifaturacılar Çarşısı için açılan yarışma boyunca konuşulan temel noktalardı. Çarşı yapılırken yanlış yapılmaması gerektiği çok açıktı.

Doğan Tekeli ve Sami Sisa dostlarımızın projesinin yarışmayı kazanması hepimizi mutlu etti. Çünkü çevreye çok duyarlıydı. Bu açıdan Doğan Tekeli ve Sami Sisa’nın tasarımı çok başarılıydı. Burada ikinci bir nokta, çevreyi dikkatle izlemenin ve çevrenin ağırlık noktalarını iyi hesap etmenin yanı sıra burada gerçekleşecek ticari eylemleri çeşitli avlular, geçmişten kalan çeşme, mescit, şadırvan gibi çeşitli parçalarla bütünleştiren ve çözen bir proje olarak da doğrusu hepimizin üzerinde dikkatle durduğumuz ve benimsediğimiz bir proje oldu. Ancak proje başka bir şey, uygulama ve sonrası başka bir şey. Projenin kendisi doğruydu. Bunun kanıtını hemen karşısında zaman içinde yapılan Sedat Hakkı Eldem’in Sosyal Sigortalar binasıdır. Manifaturacılar Çarşısı’nın doğru yaklaşımı, Sedat Hakkı Eldem’in Sosyal Sigortalar Binası’na o bölgede sağlıklı oturabilme şansı yarattı; Sosyal Sigortalar Binası sonraki bir dönemin ve tartışmanın ürünü olarak uluslararası Aga Khan ve diğer ödülleri aldı. Manifaturacılar Çarşısı’nda farklı yüksekliklerle yoğun bir doku elde edilseydi Sedat Hakkı Eldem’in binası çevresiyle bu kadar uyumlu olamazdı. Hatta yanındaki Sosyal Sigortalar’ın eski binası o da çok başarılı değildi. Onun Gazanfer Ağa Medresesi ve Bozdoğan Kemeri’yle olan ilişkisi de çok sağlıklı kurulmamıştı.

Proje ve uygulama tamamlandıktan sonra, sizin yukarıda “proje başka bir şey, uygulama ve sonrası başka bir şey” diye özetlediğiniz konuda duyduğunuz endişeler gerçekleşti mi?

Çarşı yöneticileri, sağlıklı ve bağlayıcı bir yönetmelik ve bir yönetim biçimini sürekli kılamadıkları için önce büyük büyük levhalar, ardından inanılmaz görsel kirlilik sağlayıcı eklerle mimarların çok üzüldüğü bir kullanım yanlışlığının uzun yıllar devam etmesi görünür bir yanlışlıktır. Birçok konuşmamda şunu belirttim: Yapmak önemli değil! Kullanıcının yapıya uygun bir yaşam biçimi, dikkat ve irade göstermesi, mimarların yaptığından daha zor bir iştir. Kullanıcıları disiplin altında almak için hazırlanan yönetmelikler de yetmez, bu yönetmeliği kullanıcıların içlerine sindirmesi gerekir. Kısa sürede, her yerde olduğu gibi biz de çarşıyı bir anlamda çorbaya çevirdik. Fakat zaman zaman iyi niyetlerle çarşının yüzünün temizlendiğini, ihtiyaç duyulan yerlerinin onarıldığını da görüyorum. Ancak bunu sürekli kılmak şart! 

Bu gelenek günümüzde de sağlanabilmiş değil. Ben havaalanına giderken yol kenarındaki yeni binalara taşınmış diğer esnaf gruplarının binalarına bakıyorum. Manifaturacılar Çarşısı’ndan çok sonra yapılmış bu binalarda da aynı levha kirliliğini görüyorum. Ne kadar büyük levha asabilirim, ne kadar cephemi mahvedebilirim yarışı içindeler. Maalesef bu görsel kirlilikten rahatsız olmuyoruz.

Manifaturacılar Çarşısı çok yönlü düşünülmüştü. Toptancıların mallarının kolayca indirip-bindirmeleri, kolayca ulaşılabilir bir noktada olmasının yanı sıra dönemin önemli plastik sanatçılarına, önemli kimliklere alanlar verildi. Buraya gelenlerin, Süleymaniye Külliyesi, Bozdoğan Kemeri, Zeyrek’teki sarnıç gibi tarihi yapıların yanında çağdaş sanatçıların ürünlerini de görerek, dünü bugüne bağlayan ince bir tasarımın içinden geçerek alışverişlerini tamamlamaları istendi. Ancak sanatçıların gösterdiği özene karşı uzun yıllar eserler bakımsız kaldı. Bizim için bir üzüntü kaynağı doğdu. Neyse ki son yıllarda eserlerin temizlendiğini, eksikliklerinin giderildiğini gördük.

Gazanfer Ağa Medresesi’nin içindeki objeler, Bedrettin Dalan zamanında benim çabalarımla, onarılarak Yıldız’daki Şehir Müzesi’ne teşhire gönderildi. Medrese, Karikatürcüler Derneği’nin merkezi haline getirildi. Bugün Hıfzıssıhha Enstitüsü temizlendi ve bulvarda sarnıç onarılıyor. Enstitünün yanındaki tiyatroyu Büyükşehir Belediyesi yeniliyor. Böyle bir ortamda, birçok tarihi öğenin bulunduğu ana aksta caddeyle arasında önceden çok iyi düşünülmüş ama daha sonradan çeşitli düzenlemelerle bozulmuş ilişkinin yeniden ele alınması gerekiyor. Oradaki otobüs durakları ve otopark alanlarının planlaması yapılarak yok olan ilişkinin canlandırılması çarşı yönetiminin çok önemle üstünde durması gereken bir konu. Bunun yanında, malların depolara ulaşımı konusunda çağdaş sistemlerin çarşıya adapte edilmesi de önemli.

Prof. Dr. Metin Sözen

Büyükşehir Belediyesi ile çarşı esnafı arasında çıkan uyuşmazlık için yargı yoluna başvuruldu. Bildiğiniz gibi belediye çarşıyı yıkıp buraya elli prestij konutu yapmak istiyordu. Mahkeme çarşı esnafı lehine sonuçlandıktan sonra belediyenin Danıştay’a yaptığı itirazı, Danıştay 2008 yılı sonunda reddetti. Belediyenin, çarşı esnafının fikrini almadan geliştirdiği prestij konutları projesi hakkında siz neler düşünüyorsunuz.

Büyükşehir Belediyesi’nin burada yeniden bir plan değişikliğine giderek bu alanda konut yapmak istemesi karşısında bu konuyla ilgili esnaf örgütünün bir güç birliğine gitmeleri sevindiricidir. Gönül ister ki hiç böyle bir değişiklik olmasın.

Burası derli toplu olursa, itiş-kakış önlenirse, akış sağlam olursa çarşının kazancı artacaktır. Kullanıcılar bunaltıcı bir ortamda ticaret yapmak istemezler. Aksine ferah, dikkatli, nefes alıcı, dinlendirici bir kabul beklerler. İstanbul’a bir sürü uluslararası şirket geldi, kapalı alışveriş merkezleri yaptı ve inanılmaz paralar kazanıyorlar. Biz bunun en güzel örneğini ortaya yıllar önce koymuşuz; açık havada, avlulu bir mekânda Süleymaniye’ye bakarak oturacağımız, alışveriş yapacağımız büyük bir çarşı yaratmışız. Doğrusu burada yarışmayı açanlara ve hem de mimarlarımıza teşekkür borçluyuz.

Şimdi buranın dinamiklerini arttırarak yaşama şansını dikkatli ve düzeyli olarak güçlendireceğimize, buraya konut yapmayı düşünüyoruz. Konut yapmak istiyorsak, elli yıldır mücadele ettiğimiz, çeşitli biçimlerde uluslararası ortamlara taşımaya çalıştığımız Süleymaniye çevresindeki geleneksel konutların yangınlarla otopark açma, kötü kullanma süreçlerine el atmak gerekir. Geçtiğimiz günlerde bu konuyla ilgili projeler üretilmeye başlandı. Esas olan bu bölgeyi canlandırmaktır. Çarşının yerine yapacağımız, sonuçlarının nereye gideceğini bilmediğimiz bir sistem yerine, Manifaturacılar Çarşısı’nın ayağa kaldırılması daha doğru bir yaklaşım olarak gözüküyor. Bu noktada bu işin yargıya götürülmesini de üzüntü verici olarak görüyorum. Mahkemeler, Ankara’ya gidiş-gelişler, itirazlar sahiden acı verici. Buna ne gerek var? Bu tip mahkeme süreçleri, uzun yıllar önce yapılmış olan bir eserin düzene sokulması işini unutturuyor. Bunun iyi bir ders olarak görülmesi gerekir.

Bu imar planı değişikliğine gitmek isteyenler Süleymaniye ve çevresine böyle duyarlı yaklaşmış Manifaturacılar Çarşısı projesinin bir dönemin mimarlığının ürünü olduğunu unutmasınlar! Doğan Tekeli ve Sami Sisa’nın içinde bulunduğu zor koşullarda, dünyanın ve Türkiye’nin yaşadığı mimarlık ortamının yansıması olarak yaptıkları bu binayı yıkmayı düşünmek çok rahatsız edici bir durum. Çünkü bu da bir sürecin, bir anlayışın parçasıdır.

17. yüzyıl, Kanuni’nin 16. yüzyılda yaptırdığı yapıları yıksaydı bugün nasıl bir dünya olurdu? Bugün böyle düşünüyorum deyip ertesi gün yapmaya kalkmak fevkalade cesur bir girişim. Bu girişim; bilim ve kültür dünyasına, orayı kullanan esnaflara, müşterilere dikkatsizliği ve saygısızlığı içeriyor. Bunu sık sık görüyoruz. Bizim yıllardır mücadele ettiğimiz Anadolu’daki kentlerde böyle bir yanlışlığa düşmeye, böyle bir savaş alanı açmaya, insanları birbirine düşürmeye asla izin vermeyeceğiz. Bu, şundan çıkıyor: Yeteri kadar tartışmıyoruz. Bilgiyi birbirimizden saklıyoruz. Sakladığımız şey başımıza iş açıyor. Açtıktan sonra düşünmeye başlayıp, yaptığımız yanlışta direniyoruz. Türkiye bu kadersizlikten çıkamadı.

Son olarak söylemek istediğim şu: Kullanıcı kullandığı yeri düzgün kullanacak. Safranbolu’da koruma hareketine başlarken “sokakların yüzü hepimizin, evlerin içi sizin” dedik. Çarşıda da dışarıda oturulacak, kalkılacak, gezilecek tüm mekânlar hepimizin, dükkânların içi de çarşı esnafının. Bu durum iyi bir şekilde disipline edilirse daha önce de belirttiğim gibi hem kullanıcının rahatlıkla alışveriş etmesi, nefes alması sağlanır, hem de çarşının kazancı artar.

Şimdi büyük bir yarış başladı. Büyük çarşılar, alışveriş merkezleri kuruluyor. Manifaturacılar Çarşısı İstanbul’daki ilk örnek olmasından dolayı bu süreçte daha dikkatli ve akıllı davranmalıdır. Öncü rolünü yitirmemelidir. Ben mimar arkadaşlarımın çoğunun, yapılarının gelecekleri hakkında ne kadar üzüldüklerini çok iyi bilirim. Şevki Balmumcu diye bir mimar vardı. Ankara Sergi Evi’ni yapmıştı. Sonra aynı binanın Paul Bonatz zamanında operaya çevrilmesi sırasında Seyfi Arkan, özenle yaptığı binanın bambaşka bir hale gelmesi yüzünden sağlığını ve aklını yitirdi; uzun yıllar üretkenliğini kaybetti. Manifaturacılar Çarşısı’nı yıkma fikri topluma karşı bir ayıptır. Bu yapıyı üreten insanlar daha yaşarken, ürettiklerinin ortadan kaldırılmasının önerilmesi acı vericidir. En önemlisi de buranın yıkılması bizim hiçbir ürüne saygımız olmayışının da bir işareti olur. Toplumumuz buna layık değildir. Tarihimizle ve geçmişimizle sürekli övünüyoruz. Geçmişimizi günümüzle bağlayan tüm noktaları yok ediyorsak o zaman bilinçli bir toplum değiliz.

Çarşının günümüzdeki ve gelecekteki kullanımıyla ilgili bir sorum olacak. 2010 yılında İstanbul Avrupa’nın kültür başkenti olacak. Hepimizin de bildiği gibi İstanbul bu organizasyonu kaldırabilecek çağdaş kültür-sanat mekânlarına sahip değil. Sizin de başında bulunduğunuz süreçle beraber Atatürk Kültür Merkezi yenileniyor. Büyükşehir Belediyesi Lütfi Kırdar Kültür Merkezi’ni genişletiyor. Ancak ortak kanı, bu mekânların 2010 yılına yetiştirilmesinin İstanbul’daki açığı kapatamayacağı noktasında. Bu çerçevede Manifaturacılar Çarşısı alternatif bir mekân olarak düşünülebilir mi?

Gayet açık. Diyelim yüzlerce kişi bir araya geldi bu çarşıyı üretti. Ama o zaman İstanbul’un nüfusu birkaç milyondu. Şimdi on iki milyonun üstüne çıktı. Demek ki kapasiteyle ve kullanımla ilgili büyük bir baskı öğesi gelip gündemimize oturdu. Başta düşünülen işlevler, perakendeciliğin devreye girmesiyle zaman içinde değişti. Bu normaldir. Burada çarşının çok duyarlı olması lazım. Artı değerler ve baskılar geldiği zaman, nereye kadar burası kaldırabilir, bunu hesaplamak önemlidir. Kapasitesinin üstüne çıkan yerler kendi kendini boğar, yok eder. Bunun çok ince bir noktası vardır. Yöneticiler tarafından bu doyum noktasının çok iyi hesap edilmesi lazım. Kazancımızı arttıracağız derken, orada bulunma nedenleri ortadan kalkabilir.

En önemli nokta, artık yöneticilerin çok farklı bir bakış açısına sahip olmaları lazım. Ne demek o? Yöneticilerin çarşıyı sadece gündüzleri alışveriş yapılan bir yer olarak görmemesi lazım. Ciddi bir dünya kentinde böyle çarşılar gece aydınlatılarak çeşitli sanatsal-kültürel aktivitelere ev sahipliği yapıyor. Yeni sanatsal-kültürel aktiviteleri, çarşının gece de yaşayacağı bir şekilde hayata geçirdiğiniz zaman burası farklı bir yere gelir. Yeri çok özel ve değerli… Zaten o yüzden çarşının yıkılması düşünülüyor. O yüzden çarşıya yeni bir senaryo yazmak gerekiyor. Yeni koşulların, yeni olanakların ve yeni yoğunlukların dikkate alınarak, çarşının gece-gündüz sanatsal etkinliklere açılması, burada yapılan alışverişin niteliğini de arttıracaktır.

Siz konuşmalarınızda çarşıların kentlerin merkezi olduğuna, çarşı çökerse kentin çökeceğine değiniyorsunuz. Bunu biraz açabilir misiniz?

Manifaturacılar Çarşısı hakkında söylediklerime tekrarlayacak olursam, projenin kazanılmasının temel üç noktası var. Bir, yapının çevresine duyarlılığı… İki, çarşının içinde gelenekten gelen bazı alışkanlıklarımızın çağdaş yaklaşımlarla rahatça yapılabilmesi... Üç, sürekli yeni dinamiklere olanak vermesi…

Çarşıyı oluşturan birimler genel özellikleriyle ayakta duruyor. Ancak ortak mekânlarımız biraz plansız, programsız... Mimarına sorulmadan yapılmış olmasından ileri gelen bazı kopukluklar var. Gelenekten gelen bir çarşının 20. yüzyılın ortasındaki yorumunu algılayabileceğimiz ortak alanlarda zorlama olmuş. Çarşı çöktü mü kent çöker, gelir kaynaklarımız biter demek, çarşılara taşıyamayacağı kadar bir yükü verdiğiniz zaman kendi ölüm fermanınızı kendiniz hazırlıyorsunuz demektir. Bir disiplinden uzaklaştığınız için geneli mutlu etme şansınız azalır. Buraya yıllarca emeğini vermiş, para bulmaya ve inşaatı bitirmeye çalışmış, bugüne kadar da buranın ayakta durması için çaba göstermiş ana yönetici kitle, bu baskılar karşısında farklı düşüncelerle esas hedeflerini yitirebilirler. Geçmişte mütevelli dediğimiz kişiler, vakıf binalarını vakfeden kişinin senedine göre yönetirdi. Bu çarşının senedinin sahipleri, oranın yöneticileridir. Bu çarşı 15. yüzyıldan itibaren gelişmeye başlayan Kapalıçarşı’nın devamıdır; 1950 sonrası örneğidir. Burasını çarşı geleneğimizin gelişiminin eşik noktası olarak saklamamız gerekir. Bu da birbirimize saygılı ve dikkatli bir disiplin anlayışının buraya egemen olmasıyla söz konusu olacaktır. Katılımcı mimarların işbirliğiyle çarşıya daha farklı neler katabiliriz, nasıl yeni dinamikler yaratabiliriz, çarşı olarak 2010 Avrupa Kültür Başkenti organizasyonuna nasıl bir yaklaşımla entegre olabiliriz, bunları tartışmak gerekiyor.

Bursa’da Hanlar Bölgesi’ni ayağa kaldırıyoruz. Bölgeyi yanlışlıklardan arındırıyor, gece kullanımına açıyoruz. Her türlü kolaylığı bölgeye getiriyoruz. Hanlar Bölgesi 24 saat yaşayacak Bursa’da… Aynı şeyi Gaziantep’te de başardık. Esnaf hava kararmadan dükkânlarını kapatırdı. Gelirler çok sınırlıydı. Çarşıyı onardık. Artık çarşıda gecede lambalar eşliğinde çalışılıyor. Gelirleri de dört misli arttı. Yani Manifaturacılar Çarşısı’nda da kendi özel çıkarlarımızı her şeyin önünde tutmayan, çok boyutlu bir anlayışa ihtiyacımız var.


1 Şubat 2012 Çarşamba

ARKEOLOJİ MERAKLISI TATİLCİLERE 11: NEANDRIA

Sevseniz de sevmeseniz de, doğup büyüdüğünüz kenti bırakıp başka kente göçmek, içinizde derinden hissedeceğiniz bir hüznü de beraberinde getirir.

M.Ö. 4. yüzyılın sonlarında kentlerini terk edip, bölgedeki en büyük kentlerden biri olan Alexandreia Troas’a taşınan yaklaşık iki bin beş yüz Neandrialı da bu duyguyu hissetmiş olmalı...

Neandria, Çanakkale’nin Ezine İlçesi sınırlarındaki Çığrı Dağı’nın yamaçlarında, Kyknos önderliğindeki Aioller tarafından, Ege Denizi ve Bozcaada manzarasına karşı kuruluyor. 40 hektarlık bir alana yayılmış kent, 3200 metrelik kuvvetli sur duvarlarıyla hâlâ çıplak gözle izlenebiliyor. Sur duvarlarının M.Ö. 5. yüzyılda yapıldığı tahmin ediliyor.

Kent hakkında yapılan araştırmalar geçmişi 1889 yılına kadar gidiyor. Bu yıllarda uzmanlar, arkeoloji ve tarih meraklıları özellikle kuzeybatı Anadolu’daki antik kentlere yoğun ilgi gösteriyorlar. İlginin temel nedeni Homeros’un destanlaştırdığı Akhalarla Troialıların yaptıkları savaşın geçtiği Troia kenti. Schliemann tarafından Troia’da başlatılan kazılar bölgeye gösterilen ilgiyi bir kat daha arttırıyor.

Babil’i de kazan arkeolog Neandria’da

Alman arkeolog Robert Koldeway 1889 yılında Neandria’da yüzey araştırması yapmaya karar veriyor. Koldeway, arkeoloji ve mimarlık tarihi camiasının yakından tanıdığı bir isim. Arkeolojik kazılarda mimarların çalışması gerekliliğine inanmış ve bunu bir sistematiğe dönüştürmüş bir bilim adamı. Ölümünden sonra onun anısını yaşatmak için Almanya’da Koldeway adına bir örgüt kuruluyor. Uluslararası örgüt her iki yılda bir, arkeoloji alanında uzmanlaşan dünyadaki başarılı mimarları ödüllendiriyor.

Bilimsel araştırmalar bu tarihten tam yüz yıl sonra Almanya’daki Münster Üniversitesi Eskiçağ Tarihi Bölümü Asia Minor Projesi arkeologları tarafından devam ettiriliyor. Çalışmalar kent suru, sur içinde yer alan iki yüz otuz ev ve Aiol stilindeki Apollon tapınağı üzerine yoğunlaşıyor. Kentin planı çıkartılıyor, kullanılan yapı malzemeleri ve teknikleri inceleniyor. Terk edilmiş kentteki yüzey araştırmaları, bölgenin konut mimarisi konusunda birçok bilginin gün ışığına çıkmasını sağlıyor.

Kral Barışı’nda Neandria genişliyor

Arkeologlar elde ettikleri bilgiler sayesinde kenti mimari açıdan iki evreye ayırıyor: Kuruluşundan Kral Barışı’na kadar olan dönem ve Kral Barışı’ndan Alexandria Troas’a göç edilene kadar olan dönem. Özellikle ikinci dönemde yani M.Ö. 387 yıllarında başlayan barış döneminde kentteki ev sayısından artış gözlemleniyor. Evlerin boyutları büyüyor. Kent surları genişletiliyor. Bir başka deyişle Helen-Pers barışı kentin refah seviyesini arttırıyor. Bu süreç M.Ö. 4. yüzyılın sonunda, Alexandria Troas’ın bölgedeki tek egemen güç olması ve Neandrialıların bu önemli liman kentine göç etmesiyle sonlanıyor.

Geçmişi yüzyılı aşkın bir süreye yayılan Neandria’daki yüzey araştırmaları, arkeologların sadece yüzeydeki bulguları değerlendirmesini olanak vermiş. İleride bu kentte yapılacak kazılar, Neandria’nın karanlıkta kalmış dönemlerine ışık tutacak.

Küçük bir bilgiyle terk edelim Neandria’yı: Kentin M.Ö. 6. yüzyıla tarihlenen, yaklaşık 13 metreye 26 metre boyutlarındaki tapınağının Aiol stilindeki sütun başlıkları İstanbul Arkeoloji Müzeleri’nde sergileniyor.

18 Ocak 2012 Çarşamba

SİNANPAŞA DEMEK ÇARŞI DEMEK

Beşiktaş Çarşısı’na ev sahipliği yapan Sinanpaşa Mahallesi, klasik bir Beşiktaş mahallesinden farklı olarak tüm Beşiktaşlıların hatta İstanbulluların gelip geçtiği, nefes aldığı bir çarşı-mahalle… 

Sinanpaşa Mahallesi’ne bir “çarşı-mahalle” dersek abartmış sayılmayız. Burası “merhaba”nın, “selamünaleyküm”ün hükmünün hâlâ geçerli olduğu, iğneden ipliğe her türlü ihtiyacın ucuza bulunabildiği, taze yemeklerin, güzel mezelerin yenildiği bir yer! Burası Barbaros Hayrettin Paşa, Sinan Paşa, Osman Hamdi Bey, Neyzen Tevfik, Behçet Necatigil gibi büyük ustaların, Cumhuriyetimizin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk’ün sokaklarında gezdiği, ikâmet ettiği, eserler yarattığı bir mahalle. Ama Sinanpaşa Mahallesi’nin en önemli özelliği megakent İstanbul’da kapitalizmin yerli bir ettiği küçük esnafın nefes alma şansı bulabildiği birkaç korunmuş alandan biri olması… 

Arheias’ın kenti

Bu küçük mahallenin kökleri çok eskilere gidiyor. M.S. 2. ya da 3. yüzyılda Bizantionlu Dionisios tarafından kaleme alındığı düşünülen “Anaplus Bosporu” (Boğaziçi’nde Yolculuk) adlı eserde Beşiktaş’ın tarihi ile ilgili ilk yazılı bilgilere ulaşıyoruz. Dionisios bu eserinde, bugünkü Sinanpaşa Mahallesi’nin çevresindeki bazı yerleşmelerden bahsediyor. Bizans tarihçisi Albrecht Berger’e göre, Dionisios’un liman kenti “Pentekontorikon” diye bahsettiği yer bugünkü Dolmabahçe, “Iasonion” bügünkü Maçka, “Arheion” diye anılan yer ise Beşiktaş merkez yani kabaca Sinanpaşa Mahallesi olmalı. Berger, Arheion tezini Dionisios’un kitabında geçen bir bilgiye dayandırır. Dionisios’un kitabında Arheion “kuzeye doğru, tepeler ve bunların arasında akan bir ırmakla” betimlenir. Bu ırmak Ihlamur Deresi olmalı. Arheion, aynı Khalkedon (bugünkü Kadıköy) ve Bizantion (bugün Tarihi Yarımada olarak anılan bölge) gibi bir Yunan koloni kenti olarak kurulur. Kentin kurucusu Arheias’tır.

Diplokionion’dan Beşiktaş’a…

Sinanpaşa’nın bulunduğu yerin adı M.S. 5. yüzyılda Ayios Mamas. Kaynaklara göre bu isim bölgede kurulu olan Ayios Mamas kompleksinden geliyor. Kompleks saray, hipodrom, liman ve limanın arkasındaki yarım daire biçiminde görkemli bir revaktan oluşuyor. Berger, bu revağın sütunlarının Beşiktaş isminin kökeni olduğunu iddia eder. Şöyle ki, 16. yüzyılda İstanbul’u ziyaret eden Petrus Gyllius Beşiktaş’ta “diplokionion” olarak bilinen çifte sütundan bahseder. Bu sütunların Barbaros Hayrettin Paşa’nın türbesinin inşaatında kullanıldığını söyler. Berger, bu iki sütunun Mamas revağının parçaları olabileceğini söyler. Bu tezini Buondelmonti’nin haritasında gözüken çifte sütundan geldiğini bildirir. Haritadaki sütunların sanki bir beşik asılabilmesi mümkünmüş gibi gözüktüğünü söyler.

Mahalleye adını veren kaptanıderya: Sinan Paşa

16. yüzyıl Sinanpaşa Mahallesi’nin bulunduğu bölge için bir dönüm noktası. Bu dönemde bölge bir denizci mahallesine dönüşüyor. 1541-42 yıllarında Mimar Sinan tarafından inşa edilen ilk Osmanlı kaptanıderyası Barbaros Hayrettin Paşa’nın türbesi nedeniyle bölge denizciler tarafından bir ziyaretgâh gibi kullanılıyor. Osmanlı Donanması sefere çıkmadan önce büyük kaptanıderyanın türbesini ziyaret ediyor. 1555 yılında türbenin karşısına inşa edilen kaptanıderya Sinan Paşa Külliyesi’yle birlikte bu önem perçinleniyor. Leventler Cuma namazlarını bu camide kılmaya başlıyor. Beşiktaş, Osmanlı donanmasının rütbeli askerlerinin ikametgâhına dönüşüyor.

Sinan Paşa, Mihrimah Sultan’ın eşi veziriazam Rüstem Paşa’nın kardeşi. Beşiktaş’a yaptırdığı külliyenin tamamlandığını göremeden 1553 yılında vefat ediyor ve Üsküdar’daki Mihrimah Sultan Külliyesi’nin haziresine gömülüyor. Cami, medrese ve çifte hamamdan oluşan külliye 1555 açılıyor. Beşiktaş Çarşısı’nın ilk temelleri de külliyenin açıldığı yıllarda atılıyor. 1950’li yıllardaki meşhur Menderes yıkımları bu külliyeyi de parçalıyor; çifte hamam yıkılarak yok ediliyor.

Sinan Paşa Camii

Bu bölge için ikinci dönüm noktası 19. yüzyıl. Bu dönemde bölgede inşa edilen Dolmabahçe, Çırağan ve Yıldız sarayları sayesinde mahalle ve çarşı şenleniyor. Bu noktadan itibaren Erzincan ilinin Küçük Armıdan köyünde doğan Hagop Mıntzuri’nin anılarına sözü bırakalım. Uzun yıllar Sinan Paşa Camii’nin karşısındaki fırında çalışan Mıntzuri Beşiktaş Çarşısı’nın 19. yüzyıl sonundaki canlılığını çarşının içinden biri olarak anlatıyor:


“… 1897’ninin Beşiktaşı’nı anlatıyorum. O günlerden, şimdiki Barboros Meydanı’nda Sinan Paşa Camisi var. Oradan, göz kararıyla fırının, çarşının, dükkânların yerini tespit edebiliyorum: Şurada fırının tezgâhı yükseliyordu; ben buraya ekmekleri dizerdim. Tezgâhın altına Azbıderli Musa Çavuş’un kahvehanesi vardı. Sarı yün arabasıyla iner, çıkar, çay ve kahve dağıtırdı. Bitişiğindeki sandık büyüklüğünde dükkânda, Hüseynikli nar gibi kırmızı yanaklı Mustafa Ağa ile yeğeni Yusuf, bağdaş kurup ince çöpleri keserek aynı boya getirir, süpürge bağlarlardı. Yusuf, süpürgeleri omzuna alıp buradan götürürdü semtlere. Beşiktaş, Ortaköy semtlerine, ‘Süpürgecii’ diye bağırarak. Evet, Karamanlı usta Yorgi’nin bakkal dükkânı da tam şuradaydı. Sabun, zeytinyağı, zeytin satardı. Dar ve uzun masada da soğan ayıklar, maydanozu, ciğeri, soğanı doğrar, unlar tuzlar ve unlu kanlı parmaklarıyla yanındaki ateş dolu maltızdan bozma bir mangalda yağı yakıp ciğerleri kızartırdı. Kâğıt kadar ince tabaklarda, müşterilerine kırk paraya ciğer servisi yapardı. Kapları yıkamazdı. Yiyenler ekmeğin içiyle üyle bir silerdi ki bir iz bile kalmazdı. Bitişiği İşkodralı Abidin Bey’in kasap dükkânıydı. Cüce çoban Şipka ‘cıngıl… cungul… cıngıl…’ zil sesleriyle koyunları dışarı çıkarır, otlatmaya götürürdü. Zeynel, müşteri olmadığı zamanlar, kasap bıçaklarını bilerdi. İşkodralı Arnavut beylerin zenginliği ile iftihar eder; ‘Yetmiş kaşık, yetmiş çanak sahipleridirler, o kadar adama her gün yemek verirler…’ der, o kadar yüksek sesle bağırırdı ki sokaktan geçenler duyarlar, dururlardı. Onların bitişiğinde ise Makedonyalı Lazo Curo’nun, Petru Marko’nun sebzeci dükkânı. Büyükdere’de, Bahçeköy’de bahçeleri vardı. Oradan katırlarla geceleri sebze getirirdi. Sabahları erken saatlerde duyardım: ‘cangılı, cangılı, cangılı…’ nasıl da ahenkli çalardı! Bana, Giresun vadilerinin tepelerinden geçen kervanları anımsatırlardı. Fırının tam karşısında camiyle birleşip bir köşe oluşturan yer, Arnavut şerbetçi Cafer Ağa’nın dükkânıydı. Önündeki mermerin üstünde her mevsim şerbet olurdu. Mecidiyeköyü’nde bir karlığı vardı. Yazın da her gün sepetlerle kar gelirdi dükkânın bodrumuna; şerbetler ve dondurma için…”  

Hagop Mıntzuri’nin Tarih Vakfı Yurt Yayınları’ndan çıkan “İstanbul Anıları/1897-1940” Sinanpaşa Mahallesi’nin geçmişini ve Beşiktaş Çarşısı’nın zenginliğini anlamak için eşsiz bir eser. Okuma listenize almanızı tavsiye ediyoruz.

Köfteci Sabahattin, Kaymakçı Pando, Berber Güngör…

Mıntzuri’nin anlattığı Azbıderli Musa Çavuş’un kahvesi, Karamanlı Yorgi’nin bakkalı, Hüseynikli Mustafa Ağa’nın süpürgecisi ve İşkodralı Abidin Bey’in kasap dükkânı yok! Ama Beşiktaş Çarşısı büyük marketlere, alışveriş merkezlerine de teslim olmuş değil. Mıntzuri’nin bıraktığı bayrağı Sinanpaşa’daki ekmek fırınları hâlâ taşıyor; İstanbul’un  en lezzetli, mis gibi kokan ekmeklerini yapıyor. Gün doğumuyla birlikte kepenklerini açan Uğur Mumcu Parkı ve Kanburun Bahçesi’ndeki çayhaneler -aynı Azbıderli Musa Çavuş’un 19. yüzyıl sonlarından yaptığı gibi- işlerine gidecek Beşiktaşlılar için çay demliyor. 7/8 Hasan Paşa Fırını galetaları, çay kurabiyelerini, vişneli mekikleri, kedidillerini tezgâhına diziyor. Köfteci Sabahattin, Kaymakçı Pando, Berber Güngör her sabah dükkânlarını açıp Beşiktaşlıları içeri buyur ediyor. Mahalleli içeri girip alışveriş etmese bile bir selamı esnafa çok görmüyor; hal, hatır sorduktan sonra yoluna devam ediyor.


Öğle vakti Beşiktaş Çarşısı artık sadece Sinanpaşalıların değil İstanbulluların tamamının buluşma noktası! Özellikle üniversite öğrencileri taze ve ucuz yemek yemek için Beşiktaş Çarşısı’ndaki köfteciler, dönerciler ve esnaf lokantalarını dolduruyor. Balık Pazarı akşama hazırlık yapan hanımefendilerin, beyefendilerin akınına uğruyor. Lüferler, palamutlar, istavritler itinayla temizlenip, yan tezgâhtan roka ve turp alınıyor.

Akşama doğru çarşıda gölgeler uzamaya başladığında, Has Fırın ve Ihlamurdere caddeleri kalabalıklaşıyor. Önce çayhaneler, ardından birahaneler, sonra da Balık Pazarı çevresindeki meyhaneler, dostlarıyla sohbet edip günü çarşıda sonlandırmak isteyenler tarafından dolduruluyor… Bir de Beşiktaş’ın o akşam maçı varsa değmeyin Sinanpaşalıların keyfine! Bilmeyenler şaşırabilir ama maç günü Beşiktaş Çarşısı’nda bütün sohbetler “tezahürat makamı”nda yapılıyor. Çarşının nabzı 90. dakikanın sonuna kadar yükseldikçe yükseliyor. 91. dakikada genelde büyük bir sevinç, arada hüzün! Sonuç her ne olursa olsun çarşı sabaha umutla giriyor! Kepenkler açılıyor, dükkânların önü temizleniyor! Sinanpaşalılar -düzene inat- alışverişini süpermarketten değil küçük esnaftan yapıyor. Çünkü hâlâ çarşıda selamlaşma var, sohbet var, dostluk var, dayanışma var!

B+ 15. sayı
     



28 Aralık 2011 Çarşamba

EĞİTİME ADANMIŞ BİR YAŞAM ÖYKÜSÜ

1987 Eylül'ünde Galatasaray Lisesi'nin hazırlık sınıfına başladığımda, yanımızdaki Kabataş Lisesi'nin müdürü Korel Haksun'du. 1990'lı yılların sonunda kendisiyle ÇEKÜL'de tanıştık. Birçok projede birlikte çalıştık. 2005'te Kabataş'tan emekli olduğunda ben de üniversiteyi çoktan bitirmiştim. B+ dergisi sayesinde onunla tekrar buluşma, sohbet etme şansı buldum.  


Korel Haksun'la Aralık 2011'de Kabataş Lisesi'nde buluştum.
Kabataş Lisesi’nde 20 yıl görev yapmış, lisenin bugünkü durumuna gelmesinde büyük emekleri olan, lisenin efsane müdürü Korel Haksun’la lisede buluştum. Aslında birçok sorum vardı. İlk soruyu sordum, o da cevap vermeye başladı. Anlatmayı bitirdiğinde kafamdaki tüm soruları –ona sormadığım halde- cevaplamış oldu. Bir öğretmenin sahip olması gerektiği bilgi birikimi, sadelik ve alçak gönüllükle… Bir öğrenci gibi dinledim, söylediklerini kaydettim, noktası ve virgülüne dokunmadan yayımlıyorum.

Söz Korel Haksun’da…

1940 yılında İstanbul’da doğdum. 1950 yılına kadar ilkokulun üç sınıfını burada okudum. Sonra, babamın memuriyeti nedeniyle 1950’de Ağrı’ya gittik. İlkokul 4. ve 5. sınıfları Ağrı Karaköse’de bitirdim. Ortaokul 1. sınıfı İstanbul’da okudum. Diğer sınıfları ise Ankara’da tamamladım. Lise son sınıftayken benim ne olacağım konusunda bilinçlenmem oldu. Daha çok tarihe meraklıydım. Tarih öğretmenimi de örnek alarak, mezun olduktan sonra Dil Tarih Coğrafya Fakültesi’nin tarih bölümüne kaydoldum. 1964’ün Nisan ayında mezun oldum.

İlk görev yerim Gaziantep. Gaziantep Lisesi’nde göreve başladım. 1967 yılına kadar orada çalıştım. Bir yıl öğretmenlik yaptım, geriye kalan 2 yılda müdür yardımcılığı görevinde bulundum. 1967 yılında bir telefon geldi bakanlıktan, Diyarbakır Ergani Lisesi’nin müdürlüğünü teklif ettiler. Şaşırdım, o zaman daha gencim, 27 yaşındayım. Gaziantep’teki kıdemli öğretmenlerle görüştüm, git dediler. Biz de gittik Ergani’ye gittik. İki sene görev yaptım. Orada evlendim. Evlilikten üç ay sonra tayinimi istedim. Konya Akşehir Lisesi’ne tayinim çıktı. Orada da 1971’e kadar çalıştım. Askerlikten sonra da Karabük Demir Çelik Lisesi’ne verdiler beni… 13 yıl orada müdürlük yaptım. Safranbolu’nun gelişmesi ve koruma çalışmalarına tanıklık ettim. Artık orada yapacağımı yaptım diye düşünerek tayin istedim. O zamanlar zordu tayinler. Bakanlık müfettişlerinden Şenel Birsöz İstanbul Milli Eğitim Müdürlüğü’ne tayin olmuştu. Ona hayırlı olsun ziyaretinde gittim. Ne yapıyorsun, dedi. Karabük’teyim ama tayinimi istiyorum dedim. Çalışmalarımı da biliyordu Karabük’ten… Dedi ki seni Kabataş Lisesi’ne alalım. Şaşırdım! İstanbulluyum ve Kabataş’ı da biliyorum. Bakanlığa benim ismimi önerdi.

6 Eylül 1985, Kabataş Lisesi’ndeyim…

Ağustos 1985’te kararnamem çıktı. 6 Eylül 1985’te Kabataş’ta göreve başladım. 2005 yılına kadar 20 yıl hizmet ettik orada…Çok tanımıyordum okulu... Kabataş’ın İstanbul’un köklü bir okulu olduğunu biliyordum. Denizi ve Boğaz’ı sevdiğim için hep bu okulu görürdüm. Hatta ailem de benim bu okulda okumamı isterdi ama kısmet olmadı. Göreve başladığımda kayıt zamanıydı, okul çok kalabalıktı. Mehmet Kaya’yı gördüm okulda, Konya Akşehir’de beraber çalışmıştık, felsefe öğretmeniydi. Onlar okulu tanıttılar, gezdirdiler. Kalabalık okul 2000 mevcut var, 1000 öğrenci yatılı. Bina okul olarak yapılmadığı için yatakhaneler kalabalık, 50-60 kişilik koğuşlar var. 3 katlı ranzalar var. Harap bir okul. Nasıl altından kalkacağız bilemiyordum.

O zaman Kenan Evren Cumhurbaşkanı. Ben göreve başlamadan 5-6 ay once liseye ani bir baskın yapmış. Beğenmemiş okulu ve o nedenle müdürü görevden almış. Tekrar gelecek aniden diye düşünceler vardı. O gelmeden once mutfakta, yatakhanelerde kendi imkânlarımızla düzenlemeler yapmaya çalıştık. Nitekim 1986’da 29 Ekim Bayramı geliyor. 28 Ekim’de çocuklarla tören yapacağız. Kenan Evren geliyor, dediler. Okulu gezdi ve iyi bulduğunu söyledi. Bu durum benim Kabataş’a olan enerjimi çoğalttı. Eski Kabataşlılara bu bahaneyle daha rahat ulaşabildim. Onları örgütlemeyi düşündüm. Bu arada Safranbolu’da tanıştığım Prof. Dr. Metin Sözen de burada, TBMM Milli Saraylar’da danışmanlık yapıyordu. Ona danıştım. Eksik olmasın uzmanlar gönderdi, ustalar ayarladı. Ufak tefek tamiratlara başladık. En sıkıştığımız zamanlarda bize destek verdi, moral verdi.

Bir yağmur yağardı bütün çatı su akıtırdı. Yanımızdaki Galatasaray Lisesi’nin durumu da aynıydı. Ancak onlar vakıflarını kurmuş ve nakit konusunda bize göre daha iyi duruma gelmişti.

Okulumuzu otel yapmak istiyorlar

Burası önemli bir yer, benim burada iyi işler yapabilmem için arkamı sağlama almam lazım diye düşündüm. O zaman Özal zamanı… Boğaz’daki okullar yıkılacak, yerine oteller yapılacak diye bir sürü dedikodu dolaşıyor ortalıkta.

Bu arada okulun hemen yanında Feriye Karakolu’nun bulunduğu arsa Tekel’e bağlı. Başmuavin Fahri Bey bu arsanın okula katılması için çok uğraştıklarını söyledi. Bu bir hayal gibi geldi bana… Önce okulu kurtaralım dedim. Ondan sonra o arsayı hallederiz diye aklımdan geçirdim. İnceledim belgeleri, ta 1928’den beri, yani okul Kabataş Ticaret Lisesi’nin bulunduğu binadan şimdiki yerine geldiği günden itibaren o Tekel arsasını almaya çalışmış. Hep olumsuz cevap almışlar. Arsada Paşabahçe’den gelen içkiler depo edilip, bayilere dağıtılıyordu. Karakol binası çok haraptı.

Bir gün dediler ki Besim Tibuk dolaşıyor bahçede… Besim Tibuk da o tarihlerde Akaretler’deki binaları restore ediyordu. Oturduk konuştuk. Bu binalar otel olabilir mi, diye sordum. “Burası güzel bina, iyi otel olur ama kâr getirmez. İnceledim okulu, zemin altında bodrumu yok. Dolayısıyla zemin kat mutfak ve diğer hizmet birimlerinin kullanımında olmalı. Geriye kalıyor iki kat. Bunların da tavanları çok yüksek, düşüremezsin. Kalan bölümlerin tamamını oda yapsanız bile rantabl olmaz, masrafını çıkarmaz” dedi. Ben de bunun üzerine rahatladım. Bir de Galatasaray Lisesi’nden dolayı bir güvenimiz vardı. Galatasaraylıların bu liseyi otel yaptırmayacaklarından emindik. Biz de otomatik olarak kurtuluruz diye düşündük.

Kabataşlılar bir vakıf bünyesinde bir araya geliyor

O zaman Galatasaraylılar vakfını yeni kurmuş. Vakıf yetkilerini okula çağırdım, onlardan fikir aldım. İmrendim, biz de böyle bir ortama kavuşuruz diye hayal ettim. Daha önce lisenin derneği vakıf kurma teşebbüsünde bulunmuş. O zaman dernek başkanı Recep Sebilik’ti. Recep Bey’e süreci sordum. Vakıf sürecine bazı arkadaşların engel olduğunu söyledi. Ben de yapalım bu işi dedim. Derneğin gündemine getirdik.  Baktık bazı arkadaşlar vakıf kurma işine muhalif. Vakıf kurulursa derneğin imkânlarının kısıtlanacağını düşünüyorlar. Mezunlar gece gündüz okula gelmeye başladılar. Ben de alışık değilim, Anadolu’da okula sadece veliler gelir. Bunda bir iş var diyorum kendi kendime…

Grup grup mezunlarla toplantı yapmaya, okulun durumunu anlatmaya başladım. O arada personel yetersiz. Personel emekli olunca, Milli Eğitim yerine personel atamıyor. Sizin zengin derneğiniz var, dernek karşılasın, imkânı olmayan okullara personel vereceğiz diyor. Derneğin bir miktar parasını da Cumhurbaşkanı gelecek diye mutfağa yatırmıştık. Paramız bitmişti. Ne yapalım diye düşünüyorum.

Lise için bir dönüm noktası: Feyyaz Tokar

Bu arada Vuslat Sadıkoğlu diye bir hanımefendi ziyaretime geldi. Sadıkoğlu ailesini tanıyorum ama Vuslat Hanım’ı bilmiyordum. Şirketlerinde çalışan birinin çocuğunu kayıt ettirmeye gelmiş. Yardımcı oldum. Anlattım okulda yapmak istediklerimi. İhtiyacın olursa dedi kartım budur, istediğin zaman ara, dedi. Bunu hep söylerler ama arkası gelmez, diye düşündüm.

Aradan bir süre geçip sıkıntıya düşünce aklıma Vuslat Hanım geldi. Bizi kabul etti. Biraz destek olursanız kayıt zamanına kadar personelin maaşlarını verme imkânımız doğacak dedim. O zaman dernekte 10 kişi çalışıyordu. Durdu ve bu çözüm değil dedi. Benim damadım var, tanıyor musun Feyyaz Tokar’ı dedi. Feyyaz Tokar’ı tanıyorum, o zamanlar Cumhuriyet’te de yazardı. Duydum ama tanışmıyorum dedim. Hemen açtı telefonu ve Feyyaz Bey’e “Feyyaz, burada senin okuduğun okulun müdürü var, veriyorum sana bazı istekleri var” dedi. Anlattık durumu, Feyyaz Bey olumlu davrandı. Almanya’ya tedaviye gideceğini 2-3 ay içinde geleceğini söyledi. Gelince ben size ararım dedi. Nasihat aldığımızı düşündüm. Arayacağını hiç tahmin etmedim.

Aradan 3 ay geçti. Feyyaz Bey bize randevu verdi. Derneğe bağlı çalışanların 6-7 aylık maaşlarını vermeyi kabul etti. Kabataş’la ilgili düşüncelerimi de sordu. Kabataş’ı siyasilerin müdahale edemeyeceği bir okul yapmak istediğimi ve okulun binalarını iyileştirmek istediğimi söyledim. O nedenle de vakıf kurma yoluna girdik dedim. Arzu ederseniz sizin gibi bir Kabataşlıyı da aramızda görmek isteriz dedim. Ben bir düşüneyim size cevap veririm dedi.

Müteşebbis başkan olarak seçtiğimiz İstanbul eski defterdarı
Adnan Barlas başkanlığında vakıf toplantılarını yapmaya başladık. Kabataşlıları buluyoruz, toplantılara çağırıyoruz. Feyyaz Bey’le ilgili konuyu da vakıf müteşebbis heyetine açtım, olumlu karşıladılar. Nitekim aradan bir süre geçti, tekrar bizi ofisine davet etti Feyyaz Bey. Vakfa üye olmayı kabul ettiğini söyledi. Tek çekindiği konu vardı. Buranın otel olma durumu var. Eğer olacaksa okulu otel yapan bir vakıf yetkilisi olarak tanınmak istemem, dedi. Ben de Besim Bey’in ziyareti sırasında aktardıklarını Feyyaz Bey’e anlattım. O da tamam dedi. İlk toplantıya katıldı, biz de kendisini başkan olarak seçtik.

Liseliler vakıflarına kavuştu: Kabataş Erkek Lisesi Eğitim Vakfı

Vakıf kuruldu ama vakfın çok güçlü olması lazım. Bir telefonla her yere ulaşabilmeli, sorunları çözebilmeli. Hep gözümüzün önünde Galatasaray Eğitim Vakfı var. Onun da başkanı o zaman İnan Kıraç. Feyyaz Bey kurucular listesine baktı ve listedeki bazı eksik isimleri de kurucular arasına almamız gerektiğini söyledi. Cahit Kocaömer de o isimler arasındaydı. Hasan Pulur, Erol Simavi ve Haldun Simavi’yi ekledi listeye... Böylelikle prestijimiz daha da yükseldi.

Feyyaz Bey medyayla ilişkilere önem verirdi. En ufak bir etkinliğimizde bile devlet kurumlarından, basından önemli kişileri davet ederdi. Vakıfta çok güzel bir sekreterya kurdu. İşlerimiz yoluna girdi. Hatta bir Ankara ziyaretimde, bakanlığa bazı ihtiyaçlarımızı istemek için gitmiştim. Bakanlıktaki müdürlerden biri “ne ihtiyacınız olabilir ki, sizin bakanlar kurulu gibi vakıf yönetim kurulunuz var” demişti.

Pilav günleri bizim için büyük bir aşama olurdu. Feyyaz Bey mutlaka 2-3 bakanı pilav gününe davet ederdi. Böylelikle kısa zamanda kamuoyu oluştu, okulun prestiji yükseldi. Artık Kenan Evren Cumhurbaşkanlığını devredeceği yıllardı… Kenan Evren’i okula çağırmak istedik. Bu daveti yapmamızın en önemli nedeni de Tekel arazisinin okula katılması isteğiydi. Tabii bu arada biz okulun harap bölümleri yavaş yavaş onarmaya başladık. Metin Hoca destek veriyor, restoratörler çalışıyor. Çatıyı da onardık.

Kenan Evren ve çözülemeyen Tekel arazisi meselesi

Sonuçta Feyyaz Bey Cumhurbaşkanı’nın özel kalemiyle görüştü, Cumhurbaşkanı’nı okula davet etti. Kenan Evren de daveti Kabul edip okula geldi. Feyyaz Bey yemekhanenin kapısında Cumhurbaşkanı’nın koluna girdi ve okulu gezdirmeye başladı. Okulla Tekel arazisini ayıran duvara yürüyene kadar Cumhurbaşkanı’na konuyu açmış. Ben de protokol konuşmamda konuyla ilgili isteklerimizi söyledim. Son olarak Kenan Evren konuştu. Bu arada Kenan Evren’le birlikte 10 bakan da okulda... Bu arazi hemen okula verilsin, dedi. 1,5 ay sonra o bahçeye girdik. Halı saha ve voleybol sahası yaptık. Çocukları oraya soktuk.

İçeri girdik ama harabe binaları da ayağa kaldırmak lazım. Toplanıyoruz, herkesten bir fikir geliyor. Ancak bu Kabataşlıların vereceği paralarla olacak iş değil. O dönemde Feyyaz Bey vakıf başkanlığını Cahit Kocaömer’e devretti. Bir öğlen Sakıp Sabancı’nın karakol rıhtımında olduğunu gördüm. Yanına gittim, okulu gezdirdim, fikirlerimizi anlattım. Hoşuna gitti. Feriye Karakolu’nu yaparız, arkadakilere karışmam, dedi. Ama bizim babamızın vasiyeti var, binada amblemimizin olması lazım, dedi. Hemen Cahit Bey’e aktardım konuyu…

Cahit Bey bir kez daha Sakıp Sabancı’yı çağırdı ve bir kez daha okulu iyice gezdik. Bir protokol yaptık ve işe başladık. Ardından dönemin Milli Eğitim Bakanı Avni Akyol da destek verdi. Arkadaki Feriye resim atölyeleri yapılmaya başlandı. Onarımlar bitti ama bu yapıları nasıl donatacağız, nasıl koruyacağız, nasıl ayakta tutacağız. Müthiş bir para lazım. Bir de bina çok güzel oldu, alırlar bizim elimizden diye çok korkuyorum. Vakfa devretmeyi düşündüm. O dönemde Vakıflar Genel Müdürü ve Hazine Genel Müdürü Kabataşlı. İletişimimiz var. O binaların kullanım hakkını 49 yıllığına vakfa devrettik. Binaların donanımları için Sakıp Sabancı ve Fako Holding’in sahibi Kaya Turgut yardımcı oldu.

Türkiye’de bir ilk: Konferans salonlu, müzeli, sinemalı ve restoranlı bir lise!

Depoların olduğu bölümü konferans salonu ve sinema olarak işlevlendirdik. İlk defa bir okulun bünyesinde bir sinema olacak. O günkü şartlarla çok güzel ve modern bir sinema salonumuz oldu. En sonunda rahatladım. Sinema ve restoran yapılırken, okul da karma oldu. Bu arada süper lise statüsüne geçtik. Ortaöğrenim puanı yüksek olanları okula almaya başladık. Böylelikle 2000 kişilik nüfusumuz azalmaya başladı. Sonra da anadolu lisesine geçiş yapıldı. Benim amacım şuydu: Okulda düzeyli bir restoran var. Ayrıca salonlarda önemli toplantılar yapılıyor. Gelen geçenleri çocuklar görüyor. Çocukları toplantılara da izleyici olarak alıyoruz. Görgüleri, bilgileri artar, dünya görüşleri genişler diye düşündüm. Bunda da başarılı olduğumu düşünüyorum.

Ardından okulda bir müze açtık. Bir resim öğretmenim vardı, Güler Hanım… Vakfın ilk kurulduğu yıllarda okulun depolarını geziyoruz, Güler Hanım tarihi objeler bulup getiriyor. Onları sergileyelim, öğrenciler görsün istedim. Ufak bir salonu düzenledik. Sonra müze fikri gelişti. Bu şekilde “okul müze” projesini gerçekleştirdik. Buna da Metin Sözen ön ayak oldu. Yıldız Üniversitesi’nden Tomur Atagök’ü tavsiye etti. O asistanını görevlendirdi ve bizim “okul müze” fikrini asistanına doktora tezi olarak verdi. İki sene Tomur Hanım’ın asistanıyla çalıştık. Bu da örnek bir proje oldu.

2005 Ocak’ında emekli olacağım. O sıralarda Faruk Nafiz Çamlıbel’in damadı geldi. Kayınpederimin kitaplarını ve evraklarını üniversiteye verdik ama baktık ki bu eserleri değerlendirmemişler. Biz de bu eserleri hocalık yaptığı liseye vermek istiyoruz, dedi. Memnun olurum dedim. Kendisine emekli olacağımı söyledim ve bu benim için en büyük emeklilik hediyesi olur dedim. Metin Bey’i yine aradım, ardından Tomur Hanım’la iletişime geçtik. Okul müdürü odasının karşısındaki odayı Faruk Nafiz Çamlıbel odası olarak düzenledik. Ardından emekli oldum.

Benden sonra başmuavin arkadaşım Meral Hanım’ın Kabataş’a müdür olmasını istiyordum. Ama olmadı. Tek memnuniyet kaynağım kendisinin şu an, mezunu olduğu Galatasaray Lisesi’nde müdürlük yapıyor olmasıdır.

B+ 15. sayı

21 Aralık 2011 Çarşamba

ÜNLÜ ALMAN SANATÇI AUDİ'NİN YENİ YERLEŞTİRMESİ Q3 GALERİ IŞIK'TA

Geçen gün Teşvikiye’de yürürken, Galeri Işık’ta ne sergisi var diye meraklandım. Bir baktım ki bir araba, galerinin tam ortasında duruyor. Kendi kendime dedim ki yine bir sanatçı “yerleştirme” yapmış. Afişi okuyunca tahminimin doğru olduğuna anladım. Sanatçının adı “Audi”. Yerleştirmenin adı da Q3!

Gururlandım tabii… Bir Alman sanatçısının yeni yerleştirmesinin Galeri Işık’ta sergilenmesi, bir İstanbullu olarak bu sergiyi gezme şansımın olması beni farklı duygulara gark etti. Hele hele bu önemli sanatsal etkinliğe İstanbul’un köklü eğitim kurumlarından birinin ev sahipliği yapması ve bu kurumda okuyan öğrencilerin bu sergiyi gezerek sanatsal vizyonlarını geliştirecek olmaları aklıma gelince, duygularım içimden taşacak gibi oldu. Bravo Galeri Işık!

İnanır mısınız, bu fakir kütüğün sahibi olarak, çocuğum olmamasına rağmen kapıdan içeri girip potansiyel çocuğumun kaydını önceden yaptırmak istedim. Çocuğum Işıklı olsun istedim. Neden olmasın? Ön rezervasyona indirim yapan turizm acenteleri misali, doğmamış çocuğumu kayıt ettirirken indirim bile alabilirdim.

Sonra aklımdan bir film şeridi gibi Türkiye eğitim tarihinin önemli olayları geçti. İyi ki köy enstitülerini kapatmışız be kardeşim, dedim. Eğitim tarihimize yaptıkları katkılardan dolayı Allah razı olsun Evren’den Doğramacı’dan, dedim. Gözüm yaşardı. Parasız eğitimi savunan birileri galerinin önünden geçebilir diye düşünerek ağlamadım, dik durdum. Neoliberal politikaları Türkiye’de yeşerten, geliştiren ve bize “para” öncelikli bir hayat bahşeden Özal ve halefleri geçti gözümün önünden. Onlar bile, eğitim kurumlarındaki bu muazzam sanatsal gelişimi öngörmemişlerdir diye düşündüm.

Audi’nin “Q3 Beklentilerinizden Yaratıldı” sergisi, -yetmez ama- 20 Ocak’a kadar açık. Tavsiyem bu serginin kapanış tarihinin ötelenmesi…



18 Kasım 2011 Cuma

LORICHS'İN SİNAN'LA TEŞRİKİMESAİSİ


“Mehmet Arman Güran ve Ayşe Zekiye Abalı’nın Belleten’in Ağustos 2011 sayısı için kaleme aldıkları makalede, Melchior Lorichs’in 'Galata veya Pera denilen yerdeydim ve yıl 1559’du' notunu düşerek mürekkebiyle panoramaya hapsettiği bir ayrıntıyı gün ışığına çıkardı”.

Lorichs'in panoraması 2010 yılında Sabancı Müzesi'nde de sergilendi.

Yukarıdaki paragrafı Atlas’ın Kasım 2011 sayısı için yazdığım kısa haberden ödünç aldım. İki akademisyen 1900’lerin başından beri bilinen bir panoramayı yeniden incelediler ve panoramada gözüken sarıklı kişinin Mimar Sinan olduğunu iddia ettiler. İddialarını somut bilgilerle desteklediler. 11,45 metreye 0,45 metre boyutlarındaki panoramanın küçük bir ayrıntısına odaklanan makale hakkında görüşmek üzere Ayşe Zekiye Abalı’yla Ekim 2011’de Üsküdar’daki Şemsi Paşa Külliyesi’nde buluştum. Atlas Dergisi’ndeki habere bu söyleşinin tamamını koyamamıştım. Tamamını yayımlamak bu fakir kütüğe nasip oldu.


Sözü Abalı’ya bırakalım:

“Arman Hoca Yeditepe Üniversitesi’nde mimarlık bölümünün kurucusu… Ömür boyu Sinan’ı incelemiş. Biz de Sinan hakkında sohbet ediyorduk. Bir gün bana Sinan’ın Avrupa’yla ilişkisini ya da Avrupa’yla ilgili gelişmeleri takip ettiğini gösteren bir delil var dedi. Bir kitap sayfasındaki küçücük resmi pertavsızla incelemiş. Resimdeki figürün pergel olduğuna kanaat getirmiş ve kendisi Tezkiret-ül Bünyan ve Tezkiret-ül Ebniye’yi hatmetmiş bir kişi olduğu için ikisi arasında bir ilişki bulmuş. Ben çok şaşırdım, çok sarsıldım. Arman Hoca bana ‘bakın Mimar Sinan’ın Melchior Lorichs’le teşrikimesaisi var’ dedi. İnanamadım açıkcası. Resim çok küçük ve sararmış olduğu için bir leke bile olabilir diye düşündüm. Araştırmaya başladım. Önce Hayati Develi’nin transkripsiyonuyla Tezkiret-ül Bünyan ve Tezkiret-ül Ebniye başucu kitabım oldu. Resmin iyi bir baskısını aramaya başladım. Kitap sayfalarında olanların değil de 1902 ve 1997'de yapılmış iki baskısı var, bunlardan birini kütüphanelerde aramaya başladım. Nihayet Semavi Eyice Hoca’nın evinde buldum. Hocanın evinde resmi taradım. Sonra Arman Hoca’yla üniversitede tekrar kontrol ettik ve tamamen emin olduk ki bu bir pergeldi. Bilinçli çizilmiş bir figürdü, tesadüf değildi. Bu tezimizi Semavi Hoca’ya söylediğimde bana ‘Evet bu sağlam bir iddiadır. Söylenmesi ve tartışılması lazımdır’ dedi.

Bununla ilgili yazan kişiler, mesela Yerasimos ve Mango tıpkıbasıma önsöz yazmışlar. Onlar da, batılı yayıncılar da Melchior Lorichs’in yardımcısı diyorlar. Bu tamamen Melchior Lorichs merkezli bir bakış açısı, halbuki bu kişiye yoğunlaştığınız zaman başka bir yorum çıkarabiliyorsunuz. Bir de orta paftanın solundaki bölüm kesik yayınlanıyor her yerde… Bu bütünmüş tek bir şeritmiş, 1800’lü yıllarda kütüphane bu resmi parçalara bölmüş. Hatta Semavi Bey bana küçük bir gravür gösterdi Leiden Üniversitesi kütüphanesinin iç mekânı duvarda da bu resim asılı gözüküyor. Paris’teki serginin davetiyesi olarak kullanılmış bir resim. Eksik parçanın resim parçalara bölündükten sonra koparıldığı anlaşılıyor. Kimin kopardığını bilmiyoruz. Kompozisyona bakınca kendisi ortada sağında bir kişi var, solunda koparılan bölümün olduğu yerde de bir kişinin var olduğundan eminim.

Lorichs’in çok gözlemci bir gözü var. Her şeyi resimlemiş. ‘Türkiye Albümleri’ muhteşem bir eser. İçinde herşeyi bulabiliyorsunuz. Foto muhabiri gibi resimlemiş İstanbul’u. Resmi iki yönden incelemek lazım: Birincisi mükemmel gerçekçiliği yüzünden, ikincisi ise niye Mimar Sinan bu resmin üzerinde diye incelemek lazım. Benim artık çizimdeki kişinin Mimar Sinan olup olmadığı hakkında kesinlikle bir şüphem yok. Beni birinci soru daha çok ilgilendiriliyor. Nasıl bir teknikle resmedildiğini Almanlar incelemişler. Birkaç noktadan çizilip birleştirmiş olduğunu düşünüyorlar. Ama resmi sipariş eden kim? Bir arşivci var: Erick Fischer. Bu Lorichs’in resimlerini toparlayıp en yeni yayını hazırlayan kişi. O muhtemelen ya imparatorun emriyle ya da baronun isteğiyle yapmıştır bu resmi diyor. Ben resmi koruyan Mimar Sinan’ın olduğundan büyük çizilmiş eli nedeniyle biraz şüpheliyim. Benim fikrim bunun Kanuni tarafından sipariş edilmiş olduğu yönünde. Zaten biz, spekülatif de olsa makalemizin sonuna bu fikrimizi de ekledik. Çünkü  bu başka araştırmacılara bir yol açar diye umut ettik. Biliyoruz ki Lorichs bu resmi İstanbul’dan ayrıldıktan sonra Venedik’te çizmiş. Demek ki eskizleri ondaydı. Bu durum İstanbul’da da bir resim yapmış olabileceğini düşündürüyor. Çünkü 4-5 yıl kalmış İstanbul’da…

Prof. Dr. Ayşe Zekiye Abalı Yeditepe Üniversitesi'nde çalışıyor.

Batılıların yaptığı resimler ve haritalar var. Lorichs’in yaptığına göre çok farklılar. Ian Manners diye bir eski haritalar üzerine çalışan bir uzman var. Batılıların çizdiği İstanbul resimleri için ‘orayı Doğu Roma olarak görme ve Osmanlı varlığını reddetme anlayışını yansıtma’ olarak yorumluyor. Bu şartlanmaya sahip olmayan tek kişi Melchior Lorichs. 

Yazı yayımlandıktan sonra şunu farkettim: Balyan Ailesi hakkında Pars Tuğlacı’nın hazırladığı kitapta Tuğlacı, Agop Balyan’ın padişah izniyle fesinde altın bir pergel ve gönye taşıdığını söylüyor. Buradaki padişah izni pergel ve gönyenin hassa mimarlar ocağının simgeleri olduğunu gösteriyor”.