16 Şubat 2022 Çarşamba

Duvarların ötesinde bir barış çağrısı


Söyleşi: Görkem Kızılkayak


Bizim için her şey Saype’ın 15 Kasım 2019 tarihinde “Merhaba İstanbul” başlığıyla Instagram’dan paylaştığı bir Ortaköy fotoğrafıyla başladı. Bu mesajdan birkaç saat sonra kendimi Saype’la Ortaköy’de proje hakkında konuşurken buldum. O gün hayal ettiklerimizi bir yıl sonra bugün gözlerimizle gördüğümüz için çok mutluyuz. Bu hayalin nasıl gerçekleştiğini konuşmak üzere land art (kırsal sanat) akımının dünyadaki önemli temsilcilerinde biri olan Saype’la 27 Ekim 2020 tarihinde Boğaziçi Üniversitesi Güney Kampüsü’nde buluştum. Ben sordum, Saype cevapladı. 



Merhaba Saype, nasılsın?

Merhaba Görkem abi, çok iyiyim teşekkürler. (Türkçe söylüyor.)


Street Art ile ilgilenen biri için Saype ismi çok tanınan bir isim, sanatını ve projelerini çok iyi tanıyoruz, ama Guillaume Legros’yu pek tanımıyorum. Guillaume Legros kimdir ?

1989 yılında, Fransa’nın doğusunda küçük bir şehir olan Belfort’da doğdum, 31 yaşındayım. Annem radyoloji teknisyeniydi, yani hastanede çalışıyordu. İnsanları karşılayan ve kırık çıkık var mı diye anlamak için röntgenlerini çeken kişi. Geceleri çalışırdı, bu sayede çocukken annemi çok görürdüm. Babam bilgisayarlar üzerinde çalışırdı. Sanatsal bir ortamda büyümedim. Ama çok spor ve aktivite yapan bir çocuktum. Çok meraklıydım ve bunu çok nadiren anlatıyorum ama doğa bekçisi olmak istiyordum çocukken. 14 yaşındayken resim yapmaya tag yaparak başladım. Biraz çocuk saçmalığı/yaramazlığı olarak nitelendirebilirim. Ortaokula giderken, okulda bir gece önce yapmış olduğum tag’leri görmek hoşuma gidiyordu. Sonra hemşirelik okuluna gittim. Hemşireliği ve ressamlığı birlikte yaptım. Bu da sanırım şimdiki işimde oldukça ortaya çıkıyor, çünkü sanatla insanları birbirine bağlamaya çalışıyorum işimde. 


Sanırım okuduklarım oldukça etkisi altındayım, çünkü 18 yaşındayken ve sürekli ölümle ilişki içerisinde olunca, insan varoluşunu sorguluyor. “Dünya da ne yapıyorum?”, “İnsan olarak arkamdan nasıl bir iz bırakmak istiyorum?” diye soruyor. Bence bu, işimde çok ortaya çıkıyor. Özelikle çim üzerine boyuyor olmamda... Bir an, bir iz bırakıyorum, ama bu iz çok geçici. Dolayısıyla, insan olarak arkamda bıraktığım izin ne olmasını istediğimi sürekli düşünüyorum.


Ekibinde görev alan Lionel ve Simon’un çocukluk arkadaşların olduklarını biliyoruz. 

Lionel ile tam aynı yaştayız, yuvada beraber resimlerimiz var. Görsen, 3-4 yaşındayız! Beraber futbol oynadık, tüm çocukluk yaramazlıklarımızı beraber yaptık, ilk sigaralarımızı gizlenip beraber içtik. Çocukların yapabilecekleri yaramazlıklarını tümünü beraber yaptık. Simon ise bizden üç yaş büyük. Abimin grubundaydı o. Bir dönem çok fazla rüzgâr sörfü yapıyordum. Hep beraber Fransa’nın güneyine sörf yapmaya gidiyorduk. O dönem çok yakınlaştık. Aslında tam o dönemde resim yaptığımız grubumu oluşturmaya başladım. Ben yere serdiğim tuvalleri boyuyordum ve onlar da yaptığım resimleri ve çizimleri satmakla ilgileniyorlardı. Üç-dört kişi geçiniyorduk bu işten. Bu bir yaz rutinine dönüştü, bir ayımızı güneyde geçiyorduk. Gündüz rüzgâr sörfü yapıyorduk, akşam beş gibi gece pazarlarına gidiyorduk ve hızlıca resimleri satarak geçiniyorduk. Sonra Lionel bir kayak merkezinde etkinlik sorumlusu oldu. Simon da hidrolik mühendisi... Ben ise hemşire... Sanatla çok alakasız işler... Sonra ben dağlarda boyamaya başlayınca, Land Art için buluşmaya başladık. Medyayla paylaştığım ilk eser Lionel’in çalıştığı kayak merkezinde gerçekleştirdim. Lionel’e “Çalıştığın merkezde bir deneme yapsak güzel olur.” dedim. O da “İzin veririm, yap, ama bil ki şimdilik bütçem yok.” dedi. Ve böyle başladı bu iş.


Gerçekten fikrin başlangıcını öğrenmek istiyorum. Nasıl bir duyguyla çimlerin üzerine ekolojik, doğada çözülebilen geçici resimler yapmaya başladın? Bu tarz bir boyayı üretmeye nasıl başardın?


Çim üzerine boyamaya başladığımda Strasbourg’da oturuyordum, İsviçre’de hemşire olarak çalışıyordum. Uzun zamandır resim ve graffiti yapıyordum. Beni bu noktaya getiren, gerçekten sanatın anlamını kendime sormam oldu, sanatın gerçek anlamını... Bu soru üzerine sınırsız kitaplar yazılmıştır. Hatta kesinleşmiş bir cevap yoktur. Kendimce dedim ki, “Sanırım bir sanat eseriyle en önemli olan şey insanların ilgisini çekmeyi başarmak.” O dönemde Street Art ile bu ilgiyi yakalamayı başarmak gittikçe zorlaşıyordu. Şehirlerde afişler, tag’ler, graffiti’lerden oluşan görsel bir kalabalık vardı. İnsanlar sokaklardan geçiyor, işlere eskisinden çok daha az bakıyorlardı. Aynı zamanda, ekoloji ve budizm üzerine çok okuyordum. Bir de 2012’de Avrupa’da drone’ların yaygınlaşması var. Drone’lar bana gökyüzünden yeni bir bakış açısı kazandırdı. Fotoğraflarımı çekebilmek için helikoptere ihtiyacım yoktu. Kendi kendime dedim ki “Madem kırsal da yaşıyorum, çimlerin üzerine boyamayı deneyeceğim.” Bu ilk etaptı. Sonra dedim ki “Acaba işleyecek mi?” Çünkü çim üzerine boyamak biraz acayip bir fikir. Garajımda bulduğum sprey boyalarla boyamaya başladım. İnanılmaz işlediğini gördüm. Bu sefer de, doğayı mahveden sprey boyalarla asla istediğim yerleri boyayamayacağımı düşündüm. Deneme yanılmayla ilerledim aslında. Bir sene boyunca ailemin evinin bahçesinde testler yaptım. Kareler hazırladım ve biraz kimyager gibi farklı pigmentlerle bir oraya, bir buraya denemeler yaptım. Bir sene sonunda az çok işleyen bir sonuca vardım. 


İngilizce “say” ve “peace” kelimelerinden oluşan “Saype” ismi bu dönemde mi ortaya çıktı? 


Graffiti yaparken de kullanıyordum. Bu ismi bulmadan birçok isim değiştirdim. Graffiti’de bu sık sık rastlanan bir durum. Blaze (takma isim) değiştiriliyor. Bu konuda çok komik bir anekdotum var. Şimdi çok yakın bir arkadaşımın hoca olduğu felsefe dersindeydim. Graffiti yaparken, işin bir tarafı harflerin uyumu ile ilgili oluyor. Harflerin arasındaki dinamizm ve “S”, “A” , “Y” harfleri benim hoşuma gidiyordu. Dedim ki “Say Peace yazacağım ve çok komik olacak.” Çünkü graffiti’nin doğasında isyan var aslında, bir şeyleri bozuyorsun, iznin olmadan ismini yazıyorsun. Her yere “Say Peace” yazma fikrini eğlenceli buluyordum. Pozitif bir mesaj ama hareketin kendisi isyankâr. Sonra iki kelimeyi kısalttım ve “Saype” olarak yazdım. Bu olduğunda 18 yaşındaydım, 12 sene oluyor.


Beyond Walls fikrini nasıl yarattın ? Aslında hep insanlığın, barışın tarafındasın. Ama fikir nasıl oluştu.


Sanırım beni bu fikir noktasına getiren bütün bir geçmişim. Beyond Walls’un ilk etabı 2018’de, mültecileri denizden kurtaran, SOS Méditerranée Derneği’ni desteklediğim zamandı. Bu proje gerçekten İsviçre Konfederasyonu’nun İsviçre kanunlarında bir takım değişiklikler yapmasına neden olduğunda, kendime “İnanılır gibi değil toplumun farklı katmanlarında, politikasında bir şeyleri değiştirmeyi gerçekten başarabiliyoruz.” dedim. Çok komiktir, çünkü tam bu iş medyada yankı bulduğunda dünyada Trump’ın duvarından (Meksika Amerika sınırına yapılması planlanan) bahsediliyordu. Bir maliyet hatırlıyorum. Saçma ama, beni biraz da harekete geçiren bu oldu: 18 milyar dolardı. Duvarı yaratmanın bütçesini yaklaşık 18 milyar dolar olarak değerlendiriyorlardı ve ben o sırada SOS Méditerranée’ye destek veriyordum. 18 milyar dolarla denizde kaç gün geçirebileceğimizi hesaplamıştım. Gemiyi denize çıkarmanın günlük bedeli yaklaşık 14,000 Euro. Delilik diye düşündüm, bu parayla 150 sene boyunca denizdeki insanları kurtarabiliriz. Sonra fikri biraz daha ilerlettim, insanlar arasında duvarlar inşa ediyoruz ama aslında aşırı bağlantılı bir dünyada yaşıyoruz, hiç mantıklı değil bu. Felsefecilerle, tarihçilerle konuştum, bunun nasıl olduğunu gerçekten anlamaya çalıştım. Mesela Avrupa Birliği’nde Brexit var. Bu insanlığın öyle bir döneminde olduğumuzu gösteriyor ki, insanlar içlerine kapanmak istiyorlar. Ciddi bir milliyetçilik dalgası da var. Çok sık anlattığım bir olaydır; benim büyük büyük ailem 2. Dünya Savaşı’nda memleketlerini terk etmeye zorlandıkları için öldü. Birlikte yaşamak, barış ve iyimserlik değerlerini savunmak için harekete geçmek bize, bizim jenerasyonumuza düşüyor. Bunları yapmak bizim işimiz ve bu yüzden bu projeyi başlattım. Paris Belediye Başkanı Anne Hidalgo ile karşılaşma şansına sahip oldum. Fikri hemen sevdi ve bize destek oldu. Eyfel Kulesi’nin dibi olan Champs de Mars gibi ikonik bir lokasyonda çalışmamızı sağladı. Bu noktadan başladı her şey... 


Projenin sekizinci adımı olan İstanbul’da üç devasa fresko bitirdin. Şehir hakkında, freskoların hakkında, İstanbul’da karşılaştığın insanlar hakkında neler düşünüyorsun?

Pek objektif olamayacağım, çünkü, sıklıkla tekrarladığım gibi, eşim Türk olduğu için İstanbul biraz tanıdığım bir şehir. Bence bu şehir insanı içine çekiyor. Sadece ilham verici değil, bir kez ayak bastın mı pek gitmek istemiyorsun. Akıl almaz bir enerji var burada, insanların ve kültürlerin kesişimi büyüleyici, gerçekten her İstanbul’a geldiğimde büyüleniyorum. Tüm bu nedenlerden dolayı, buraya gelmek benim için mutlak bir hayaldi. Coğrafi nedenler, muhteşem bulduğum insani nedenler, benim buradaki karşılaşmalarım, seninle, Roxane’la, projeye katılan tüm insanlarla buluşmam benim için gerçekleşen bir hayal oldu. 



Bir gün önce üç tane fotoğraf yayınladın. Sosyal medya ve basılı medya sonuçlarına, istatistiklerine bakma şansın oldu. Sonuçları nasıl buluyorsun?


İstanbul’da olduğum için söylemiyorum, ama bugün buranın sosyal medya geri dönüşleri, Paris’te olanın üç katıydı. Üç katı ve daha fotoğrafları paylaşalı 24 saat oldu. Çok çok güzel! Yüzen platformla gerçeküstü bir etki yaratabildik. Burası (Boğaziçi Üniversitesi) çok çok çok güzel, fotoğrafı gerçekten çok güzel oldu. Arka planda güneşin batışı var, üniversite, Boğaz, hatta Boğaz boyu Beşiktaş mahallelerini görüyoruz, muhteşem! Ve Beykoz, tepelerle evlerin oluşturduğu manzara bence çok tipik oldu. Sonuç olarak üçünün kendine özel bir havası var ve bu çok çok hoş görünüyor. Umarım uzun süre konuşulur.


İki-üç gün sonra İstanbul’dan ayrılacaksın. Beyond Walls ve diğer projelerle ilgili programın nedir?


Bence dönünce ilk programım ağlamak olacak. Çok zor olacak. Saçma gelebilir, ama gerçekten çok zor! Bu kadar güçlü bir şey yaratınca insanlarla ve şehirle bağlar kuruyorsun, geri dönmek çok zor. Bir sonraki etap, Covid izin verirse, Güney Afrika’da Cape Town olacak. Bir sonraki ise, tarihleri kesinleştirmemiz gerekiyor ama Şubat 2021’de Benin olacak. Nairobi var, o da Şubat sonu. Sonrasında Belfast. Bu da çok enteresan bir proje olacak, belki İstanbul’dan daha az iddialı ama enteresan, çünkü Belfast 30 sene boyunca Katolik ve Protestanlar arasında iç savaş yaşadı. Burası Kuzey İrlanda ile Güney İrlanda arasındaki gerginlikleri gerçekten kristalize eden bir yer. Parlamentonun tam önünde çalışacağız, oldukça enteresan olacak. Artık Avrupa ve Asya’yı bağlamış olduğumuza göre, bundan sonra Asya kıtası üzerinde çalışma istiyorum. Henüz ne zaman ve nasıl olacağını bilmiyorum.


Türkiye’ye tekrar ne zaman geleceksin?


Sene sonundan önce tekrar gelmeyi düşünüyorum.


Yeni bir proje mi yoksa turizm amaçlı mı?


Hayır, sizin için geleceğim (Gülüyor.) Sen ne zaman İsviçre’ye geleceksin?


Onu bilemiyorum, pandemi nedeniyle Avrupa’ya gidemiyoruz.


Ama biliyorsun benim ev, senin ev! Tamam mı? (Türkçe söylüyor.)





Saype hakkında

Hepimizi yarattığı sembolik insan zincirinin içine katan Saype 1989 doğumlu. Asıl adı Guillaume Legros olan sanatçı, gençlik yıllarındaki graffiti çalışmalarından sonra kendi bulduğu bir teknikle ürettiği doğa dostu boyalarla çim üzerine yaptığı devasa resimleriyle tanınıyor. Takma adı olan Saype İngilizce iki kelimenin kısaltılmasıyla meydana geliyor: “Say” ve “peace”. “Barışı söyle” anlamına gelen bu isim sanatçının toplumsal ve ekolojik angajmanını ifade ediyor. Dünyada günümüzün en fazla tanınan sanatçıları arasında yer alan Saype, 2019 yılında Forbes dergisinin hazırladığı sanat ve kültür alanında dünyanın 30 yaş altı en etkili insanları listesine girdi.


Beyond Walls projesi hakkında

Saype’ın “İnsanlığın, zamanımızın en büyük zorluklarına ancak bir araya gelerek karşılık verebileceğine derinden inanıyorum.” diyerek 2019 yılında Paris’ten başlattığı Beyond Walls (Duvarların Ötesinde) projesi bugüne kadar sırasıyla Andorra, Cenevre, Berlin, Ouagadougou, Yamoussoukro ve Torino kentlerini dolaştı. Çok sayıda sınırı aşan bu proje, dünyayı kucaklayan sembolik bir insan zinciriyle birlikte 14-31 Ekim 2020 tarihleri arasında İstanbul’a uğradı.


Saype, projenin sekizinci adımı olan İstanbul’da üç büyük fresko yarattı: Osmanlı döneminden günümüze kadar korunarak gelmiş Beykoz Çayırı, ülkemizin en köklü eğitim kurumlarından biri olan Boğaziçi Üniversitesi’nin Güney Kampüsü Üstün Ergüder Meydanı ve Unkapanı’ndaki Atatürk Köprüsü’ne bağlı duran iki dönümlük devasa bir yüzer platform. 


Saype’ın yaklaşık bir yıl süren hazırlık ve 10 gün süren yoğun boyama programının arkasında, altı önemli kurumun çok değerli destekleri var. Bu kurumlar sadece uzmanı oldukları konulardaki desteklerini Beyond Walls projesiyle paylaşmadı, bir Beyond Walls gönüllüsü gibi çalıştılar. Fikirleriyle projeyi zenginleştirdiler. Sanatçı desteklerinden ötürü İstanbul Büyükşehir Belediyesi Kültür A.Ş., Beşiktaş Belediyesi, Boğaziçi Üniversitesi, İsviçre İstanbul Başkonsolosluğu, Fransız Kültür ve UPS’e şükranlarını sunuyor. 


Ekip hakkında

Lionel Koch Mathian - 31

Üç yaşından beri Saype’ı tanıyorum. Çocukken aynı kasabada yaşıyorduk. Okul hayatımız bir arada geçti, birçok şey paylaştık. Street art, graffiti ve land art’ın gelişimini birlikte izleme imkânımız oldu. Simon’la birlikte Saype’ın ilk freskosunu yaparken yardım ettik. Bu yeni sanat akımı büyümeye başladı. Bir noktaya kadar profesyonel işimle Saype’ın işlerini yardımı dengelemeye çalışıyordum. Artık sadece Saype’la çalışmak için diğer işimi bıraktım. Ekipte herkes her şeyle ilgileniyor. Ama bazı konular sadece bunun sorumluluğunu alan ekip üyelerinin yönetiminde kalıyor. Lojistik, freskonun yapılacağı alandaki kontak kişilerle ilişkiler, web sitesinin yönetimi ve freskoların videolarının yapılması benim sorumluluğum altındaki işler. 


Simon Desseigne - 34

Çocukken Saype’la aynı kasabada yaşıyorduk. Rüzgâr sörfü başta olmak üzere çocukken birçok sportif aktiviteyi birlikte yaptık. Aslında ben Saype’ın abisiyle arkadaştım. Ardından Saype’la da görüşmeye, zaman geçirmeye başladım. Beyond Walls projesindeki temel görevim boyaları üretmek. Pigmentleri suyla karıştırarak renk nüanslarını elde etmeye çalışıyorum.  


Valentin Flauraud - 32

Saype’la haber ajanslarında fotoğrafçı olarak çalışırken karşılaştım. 2017 yılında drone fotoğrafçılığına başlamıştım. Aynı dönemde Saype oturduğum bölgeye yakın bir noktada bir fresko yapmıştı. Ben de bu işi drone’la çektim. Bundan sonra işlerini takip etmeyi denedim. Çünkü çok görsel işlerdi, bir fotoğrafçı için çok güzel bir konuydu. Üç-dört farklı freskoyu takip edip Saype, Lionel ve Simon’la tanışıklığı ilerletince, Saype fotoğraflarımı beğendiği için bana Beyond Walls projesinde beraber çalışmayı teklif etti. 2019 yılında projenin ilk adımı olan Paris’te çalışmaya başladık. Ondan sonraki bütün adımlarda fotoğrafçı olarak ekibin bir parçası oldum.


B+ 31. sayı, 2020


20 Nisan 2021 Salı

“Yetmiş iki milletin bin renkli bayraklı yurdu”


Önce ilk İstanbullular selamladı Galata’yı! Bu kadim kentin alametifarikalarından palamutlar binlerce yıldır, inatla, güneyden gelerek Haliç’in ağzına yumurtluyor. Ardından Karadeniz’e açılıyor. Yaz aylarında boyu bir sardalyaya ulaşan yavruları Boğaz’ı mesken tutuyor. Sonbahara doğru yağlanıyor ve Galata’yı selamlayarak Akdeniz’e doğru yola çıkıyor. Bu bölgeye Sykai denmeden önce de, büyük Bizans imparatorunun adıyla anılmadan (Justinianapolis) önce de Galata ilk İstanbulluların yaşam döngüsüne tanıklık ediyordu. Önce Bizanslılar, Haçlılar, Cenevizliler, Venedikliler; sonra Osmanlılar, Araplar ve niceleri palamutlara katıldı. Doğunun gizemini çözmeye çalışan seyyahlar da cabası... Bazıları Boğaz’ın en güzel yamacında sadece eğlendi, bazıları meşhur Galata kahvehanelerinde zaman öldürdü, bazıları buraya yerleşti... Hiç kuşku yok ki gidenler de, kalanlar da, kendi kültürleriyle Galata’nın kültürünü zenginleştirdi.


Onlardan biri de İtalyan şair ve gezgin Pietro della Valle. Yaşadığı aşk acısını unutmak için “Grand Delfino” isimli kırk beş toplu bir Venedik savaş kalyonuna binen gezgin, 15 Haziran 1614 tarihinde Galata açıklarına vardı. Della Valle seyahatinin ilk durağı olan İstanbul’a ayak bastığında, 12 yıl sürecek uzun yolculuğunun, onu dünyanın en büyük aşk acılarından birine daha sürüklediğinden habersizdi.  Grand Delfino’daki sayıları 500’ü bulan yolcuları şöyle tasvir etti İtalyan gezgin: “Katolik Hıristiyanlar, çeşitli mezheplerden sapkınlar, Rumlar, Ermeniler, Türkler, Acemler, Yahudiler, hemen hemen her şehirden gelen İtalyanlar, Fransızlar, İspanyollar, Portekizliler, İngilizler, Almanlar, Felemenkler ve bir cümlede bitirmek gerekirse, dünyanın bütün dinleri ve ülkelerinden insanlar... ” 


Della Valle’nin farklı kültürlerden gelen insanlarla yaşadığı iki aylık deniz tecrübesi, onu İstanbul’un, özellikle de Galata’nın kültür mozaiğine alıştırmış olmalı.  Della Valle’nin çağdaşı Evliya Çelebi’nin Galata’nın o dönemki nüfusu için “200 bin kâfir, 64 bin Müslüman” tahmini her ne kadar tarihçiler tarafından abartılı gözükse de 17. yüzyılda Galata’nın 93 mahallesinin 70’inin Rum, 17’sinin Müslüman, üçünün Avrupalı, ikisinin Ermeni ve birinin Yahudi olduğunu biliyoruz. Sadece bu bilgi bile Galata’nın demografik çeşitliliğinin Della Valle’nin tasviriyle örtüştüğünü gösteriyor. 


Pietro della Valle’nin bir yılı aşkın İstanbul macerasının odağında Galata vardı. Dönemin Venedik Elçisi Almoro Nanni’yle kurduğu arkadaşlık, Padişah I. Ahmed’in huzuruna çıkmasını sağladı. Buranın adetlerine göre giyindi, yaşadı. Galata’nın eğlence hayatını deneyimledi. Türkçe öğrendi, yazma kitap topladı. Doğu’nun edebi kalıplarına merak sardı. Divan geleneğinde yazdığı 41 sayfalık eserinde kendini şöyle tanımlıyordu: “Hayret uyandıran bir şekilde yüzüm değişir; yüzümle birlikte, istediğim zaman, istediğim gibi sesim ve konuşmam da. Ve o kadar değişir ki beni, Araplar Arap, Persler Pers sanır...”


Della Valle’nin büyük acısına gelecek olursak; İstanbul’dan sonra yoluna devam eden gezgin, Ekim 1616’da Bağdat’ta Mardinli bir Hıristiyan olan Sitti Maani ile tanışıp evlendi. Gezmeye beraber devam ettiler. Sitti Maani 1622 yılının sonunda İsfahan’da bir düşük yaptı ve hayatını kaybetti. Della Valle yaşadığı felakete rağmen, eşiyle aldığı karara uydu ve geziyi tamamlama kararı aldı. Eşinin mumyalanmış naaşıyla önce Hindistan’a sonra Pakistan’a gitti. 28 Mart 1626 tarihinde İtalya’daki evine döndü. Sitti Maani’nin naaşı Roma’daki Santa Maria in Aracoeli Kilisesi’ne defnedildi. 


Pietro della Valle’den iki yüzyıl sonra, bu defa Fransa’nın yetiştirdiği en büyük yazarlardan biri olan Gustave Flaubert uğradı Galata’ya... “Madame Bovary”nin, “Bouvard ve Pécuchet”nin, “Makbul Fikirler Lügati”nin yaratıcısı Flaubert’in, arkadaşı Maxime du Camp’la çıktığı Doğu yolculuğunun son ayağı İstanbul’du. İki arkadaş, 1850 yılının Ekim ayında Galata’daki Justiniano Oteli’nde kaldı. Flaubert, arkadaşı Louis Bouilhet’ye yazdığı mektupta şöyle anlatıyordu İstanbul’u ve Galata’yı: “Gelelim İstanbul’a. Buraya dün sabah vardım, bugün sana hiçbir şey anlatmayacağım, bir tek şunu bil: Fourier’in burası hakkında daha sonra yeryüzünün başkenti olacaktır düşüncesiyle çarpıldım. Gerçekten de insan soyu gibi devasa bir şey. Hani Paris’e girerken yaşadığın o ezilme duygusu var ya, asıl burada insanın içine dirsek ata ata işliyor; öylesine çok yabancısı olduğum insan var ki burada, Acem’den Hintli’ye tut da Amerikalı’dan İngiliz’e kadar bir dolu bambaşka kişilik; hepsiyle birden karşılaştığında insanın kendi kişiliği eziliyor. Sonra, dehşet bir şey bu. Sokaklarda kayboluyorsun, ne başı belli, ne sonu. Mezarlıklar, şehrin ortasında bitmiş ormanlar gibi. Galata Kulesi’nin tepesinden bütün evleri ve camileri görmek mümkün... ”


Realist akımın öncüsü Flaubert, Galata’nın karanlık yüzüyle de yüzleşmeyi ihmal etmedi: “Işıklar sönük, yollar pis. Arka avlulara bakan pencerelerden kulakları tırmalayan keman ve gitar sesleri geliyor. Pencerelerde ve kapı eşiklerinde, Avrupalılar gibi giyinmiş, saç biçimleri eski Yunanlarınkine benzeyen, kirli suratlı fahişeler boy gösteriyorlar. Abélard ve Héloïse’in daha kötü taklitleri... ”


Flaubert’in yaşadığı ezilme duygusunu, ondan çeyrek asır sonra İtalyan yazar Edmondo de Amicis de yaşadı. De Amicis’in kaleme aldığı İstanbul seyahatnamesi hâlâ türünün en iyi örneklerinden biri sayılıyor. Marmara’dan İstanbul’a büyüleyici bir sis içinde ulaşan Edmondo de Amicis, yaşadığı heyecanı bu cümlelerle somutlaştırdı: “...Nihayet pusun arkasından önce beyazımtırak yığınlar, son çok yüksek bir şeyin belli belirsiz şekli, sonra güneşin aydınlattığı camların kuvvetli pırıltısı ve sonunda bir dağ, birbiri üstüne, rengârenk, bir sürü küçük ev, ışık içindeki Galata ile Pera gözüktü; minare, kubbe ve selviler altında kalmış çok yüksek bir şehirdi bu, tepenin üstünde gayet büyük sefaret konakları ile kocaman Galata Kulesi, eteğinde ise Tophane’nin büyük top dökümhanesi ile bir gemi ormanı vardı... Çıt çıkmıyordu. Ne yana bakacağımızı bilmiyorduk. Bir tarafımızda Üsküdar ile Kadıköy, bir tarafımızda Saray tepesi, karşımızda Galata, Pera ve Boğaz vardı. Hepsini birden görebilmek için fırıl fırıl dönmek gerekiyordu ve her tarafa ateşli gözlerle, gülerek, elimizi kolumuzu konuşmadan sallayarak, zevkten nefesimiz kesilmiş halde döne döne bakıyorduk...”  


De Amicis, Galata’nın dar ve dolambaçlı sokaklarındaki Rum ve Ermeni kahvehanelerini, Galata’nın ünlü tüccar yazıhanelerini, Galata bankerlerinin kurduğu borsayı gördü. Türk hamalın “savulun!”, Ermeni sakanın “var mı su?”, Rum sakanın “crio nero”, Frenk arabacı “varda, varda!” nağralarını işitti. Galata’yı Pera’ya bağlayan tünelin yapımını şaşkınlıkla izledi. Osmanlı restorasyonundan sonra Ceneviz çizgilerini yitiren Galata Kulesi’ni gezdi. Galata’nın yangınlara tanıklık etti. 


Kendi birikimini Galata’nın kent kültürüyle harmanlayanlardan biri de Türk edebiyatının gerçek anlamda ilk popüler yazarı olan Ahmet Mithat Efendi’ydi. Yolları De Amicis’le Galata’nın dar sokaklarında kesişti mi, bilinmez! Ama uzun süre Meclis-i Umur-u Sıhhiye (günümüzün Hudut ve Sahiller Sağlık Genel Müdürlüğü) Reis Vekilliği yapan Ahmet Mithat Efendi’nin Galata’yla olan teşrikimesaisi oldukça fazla... Aynı zamanda iyi bir ticaret erbabı olan Ahmet Mithat Efendi belki de bu özelliğini Galata’daki mesaisine borçludur. 


Rivayet olunur ki Galata’daki işinden çıkıp Galata Köprüsü’nden kalkan Boğaz vapuruna kadar geçen iki dakikalık yürüyüşte aklına bir roman konusu gelir, vapura bininceye kadar romanı tasarlar, vapur Beykoz’a vardığında romanın iskeleti hazır olurmuş. Ahmet Mithat Efendi Galata’nın 19. yüzyıl başındaki tatil günlerini şöyle anlatır: “Galata’nın en kalabalık zamanı Cumartesi akşamından başlayıp Pazar akşamının saat 11-12’sine kadar sürdüğü zamandır. Çünkü Müslüman olsun, Hıristiyan olsun, Yahudi olsun; Galata’dakilerin yüzde doksanı, gerek doğrudan doğruya gerek dolayısı ile, gümrüklerde Avrupalılarla ilgili işlerle uğraşan kimselerdir; bunun sonucu olarak bunlarla büyük tüccarların tatil günleri olan pazar -ister istemez- herkesin de mecburi tatil günü olur. Doğrusu mevsim, karnaval mevsimi değildir; daha sonbaharın ilk ayı olan eylül içindeyiz. Ama Galata’nın karnavala falan ne ihtiyacı var? Karnavalda da, büyük perhizde de; ilkbaharda da, sonbaharda da Amerikan tiyatrosu ve öteki bu çeşitten eğlence yerleri, yetmiş iki milletin bin renkli bayraklarıyla donanır. Hele tatil zamanlarında her meyhanenin önüne laterna denilen birer sandık çalgısı bulunması Galata’yı bir bayram haline koyar.”  


İstanbul’un yüzünü batıya dönmüş haşarı çocuğu Galata, “dünyanın bütün dinleri ve ülkelerinden insanları” büyülemeye devam edecek. “Yetmiş iki milletin bin renkli bayrağına” yeni sesler, yeni renkler, yeni hikâyeler eklenecek. 


30 Kasım 2020 Pazartesi

Şifacı Stavraki’den Bebek’e armağan!



Fotoğraf: Alman Arkeoloji Enstitüsü Arşivi





Her kim bu havarilerin gizem ve himayesinin 

fazileti olan sudan takvayla içerse, 

onlardan hiçbiri umudunu kaybetmez.
Bu eser onu inşa edebilmek için cömertçe miktarda 

harcama yapan şifacı Stavraki’nin hayratıdır.

1742 yılı Ağustos ayında


Bu fotoğrafın bendeki hikâyesi 30 Ocak 2020 tarihinde Gümüşsuyu’nda başladı. Alman Arkeoloji Enstitüsü’nün zamanı dondurulmuş odalarından birinde, fotoğraflara zarar vermemek üzere giydiğim beyaz bir çift eldivenle, bir kutu Boğaz fotoğrafını karıştırırken bu kitabe fotoğrafıyla tanıştım. Fotoğrafın üzerinde “Bebek” yazıyordu. Fotoğrafçısı, çekim tarihi, konusuyla ilgili bir bilgi yoktu. Belki de bu bilgiler yazsaydı, bu fotoğrafın üzerinde durmadan diğerine geçecektim. Arkeoloji okumanın getirdiği bir özellik mi bilemiyorum, ama o andan itibaren bu fotoğrafın ne olduğunu, Bebek’te nerede çekildiğini bulmam gerektiğini hissettim. Belki de Bebek’te çekilmemişti. Bir yanlışlık sonucunda Bebek diye kodlanmıştı. Bunu bulmanın tek yolu kitabeyi çözmekten geçiyordu. 


B+ dergisinin yazarlarından, tarihçi ve çevirmen Fatih Yücel’i aradım. Uzmanlık alanı olmamasına rağmen kitabe onda da aynı merak duygusunu uyandırmış olmalı ki Yücel de çalışmaya başladı. Akademisyenlerin kullandığı online bir çeviri platformuna kitabenin fotoğrafını koyduğumuzda kitabenin dilinin ne olduğundan bile emin değildik. Sadece üzerinde okuyabildiğimiz bir kaç Yunan harfinden dolayı Yunanca olabileceğini düşünüyorduk. Ardından kitabenin 9. yüzyılda Selanik’teki bir manastırda iki aziz tarafından Slavlara Hıristiyanlığı yaymak için yaratılmış bir alfabe olan Glagolitik olduğundan şüphelendik. Bu bilgi doğruysa bu kitabenin Bebek’te ne işi vardı? Neyse ki şüphemizin doğru olmadığını, online platforma üye, dünyanın neresinde yaşadığını bilmediğimiz bir akademisyen şu kısa notla bildirdi: “Bu Yunanca, %89 eminim. Birkaç Yunanca kelimeyi çıkardım. Tarihi Ağustos 1742 olabilir.” Nerede, niçin yazıldığını bilmediğimiz kitabenin tarihini yüzde yüz olmamakla birlikte çözmüştük. Eğer bu kitabe hâlâ Bebek’teyse Bebek’in en eski tanıklarından biri olmalıydı. Bunu çözmek için kitabeyi çözmek kaçınılmazdı ama çeviri platformundan daha fazla yardım alamadık. 


Aklıma Koç Üniversitesi Geç Antik Çağ ve Bizans Araştırmaları Merkezi’nde çalışan arkadaşım Barış Altan’ı aramak geldi. Telefonda o ana kadar geldiğimiz noktayı Altan’a anlattım. Onun aracılığıyla Koç Üniversitesi Arkeoloji ve Sanat Tarihi Bölümü Öğretim Görevlisi Haris Theodorelis-Rigas’a ulaştık. Bir gün sonra kitabenin Yunanca transkripsiyonuyla birlikte İngilizce tercümesi elimdeydi. Haris Theodorelis-Rigas kitabenin Bebek’teki ayazmaya ait olduğunu söylüyordu. Üç ay süren merak maratonu, Bebek’teki Aya Haralambos Rum Ortodoks Kilisesi’nin yakınında bulunan, bugün özel bir mülkiyetin bahçesi sınırları içinde kalmış Oniki Havariler Ayazması’nda son buldu. Özel mülkiyette olması nedeniyle ayazma yılda bir gün açılıyor. O gün, B+ dergisi olarak ayazmanın başında olacağız ve siz değerli okurlarımız için Bebek’in en kadim tanıklarından birinin fotoğraflarını bir sonraki sayımızda yayımlamak üzere çekeceğiz. Yardımlarından ötürü Fatih Yücel’e, Koç Üniversitesi’nden Barış Altan ve Haris Theodorelis-Rigas’a, Beşiktaş Belediyesi’nden Nurhan Palakoğlu’na ve Alman Arkeoloji Enstitüsü’nden Berna Güler’e teşekkürlerimizi iletiyoruz.  


B+ 29. sayı

5 Ağustos 2019 Pazartesi

Kent "Suçları" Sergisi

Geçen hafta "haydi siz de bir el atın" demiştim, bu fakir kütükte... Gökhan'dan (Kılınçkıran) bir elden fazlası geldi. 2001 yılında birlikte tasarladığımız Kent "Suçları" Sergisi'ne ait altı paftayı bilgisayarının derinliklerinde bulmuş. Darısı diğerlerinin başına...






30 Temmuz 2019 Salı

"Kente Karşı İşlenen Suçlar Sergisi"

Sami Yılmaztürk'ü kaybedişimizin ardından 8 Mart 2018 tarihinde bir yazı yazmıştım: "Benim Tanıdığım Yılmaztürk"

Yılmaztürk'ün anısını bir nebze de olsa canlı tutmak için onun büyük emeği olan "Kente Karşı İşlenen Suçlar Sergisi" ile ilgili hafızamda kalanları kütüğe işledim. Serginin paftalarını hâlâ bulmaya çalışıyorum. Ama şu ana kadar başarılı olamadım.

İsmail Üstün'den 28 Haziran 2019 tarihinde gelen WhatsApp mesajı umudumu arttırdı. İsmail Bey evraklarını düzenlerken 19 Nisan 2001 tarihli "Kente ve Kentliye Karşı İşlenen Suçlar Sergisi" toplantısına katılanların listesini bulmuş. İsmim geçtiği için bana yollamış. Ben de ona "Benim Tanıdığım Yılmaztürk" yazısını gönderdim.





















Bu sürpriz beni kendi arşivimi karıştırmaya yöneltti ve aşağıda görselini gördüğünüz
evrakı buldum. Anlaşılan iki sayfalık bir yazı ama bende sadece birinci sayfası kalmış. Yavaş yavaş serginin detaylarını tamamlamaya ne dersiniz? Haydi siz de bir el atın!



26 Nisan 2018 Perşembe

Abbasağa


2014 yılı olmalı, oturduğum mahalleyi yazmıştım bir dergi için... Buraya koyayım, kaybolmasın... 2014'ten bugüne bayağı bir değişiklik olmuş, yazmadan geçemeyeceğim. 

Kahraman mahalle yeni düzene karşı

Bazen bir sokağı, bir mahalleyi veya bir kenti anlamaya çalışırken önünüze sunulan rakamlar, istatistikler, tarihçeler, falanca padişah döneminde kurulup filanca kral zamanında geliştiğini anlatan bayatlamış bilgiler size hiçbir şey ifade etmeyebilir. 

Sabah erkenden yola koyulup sokaklarında kaybolmak; fırınından aldığınız dumanı üstünde böreği yandaki kahvenin demli çayıyla midenize indirmek istersiniz. Parkında soluklanıp sevdiğiniz bir şairin şiirini mırıldanmak veya bir meydanında tesadüfen rastladığınız sokak çalgıcısını dinlemek hoşunuza gider. Yüzlerce sayfa tasniflenmiş bilginin size aktaramadığı duyguyu bir sokağı başından sonuna kadar yürüyerek hissedebilirsiniz.

Veya hissedebilirdiniz!

Çünkü artık yaşadığımız kentler bizim olmaktan yavaş yavaş çıkıyor. Dar sokaklarımızı, geleneksel dokularımızı, mahallelerimizi, komşuluk ilişkilerimizi kapitalizm denilen doyumsuz canavara kaptırmak üzereyiz.

Madalyonun karamsar tarafında küresel politikaların etkisindeki insanların basit birer tüketici olarak kodlandığı bir çağın resmi var. Bu politikaları şekillendiren güçler sokakların, mahallelerin, kentlerin bizim olduğunu hafızalarımızdan silmek için sistematik olarak çalışıyor. Öznesi olduğumuz dünyanın nesnesi olmaya zorluyorlar. Maalesef amaçlarına ulaşmak için önlerine ne geliyorsa yıkıyorlar.

Ama bir de madalyonun diğer yüzü var. Sizlere umut aşılamak için Beşiktaş’ın bir mahallesini ziyaret edeceğiz bu sayfalarda. Madalyonun iyimser yüzündeki mahallede insanlar hâlâ öznesi oldukları bir hayatı yaşamak için direniyor. Komşusuna yardım ediyor, esnafa selam veriyor, bir arada yaşamanın ve paylaşmanın paha biçilmez bir değer olduğunu çok iyi biliyor. Onun için Abbasağa Mahallesi’ni tanıtırken 17. yüzyılda sarayda Haremağası olan, mahallenin kurucusu Abbas Ağa’dan bahsetmek yerine yukarıdaki değerlerin koruyucusu Abbasağalılardan bahsetmeyi yeğliyorum.

Abbasağalılar müziği ve eğlenmeyi sever. Mahallenin kalbi Abbasağa Parkı her yaz birbirinden güzel konserlere ev sahipliği yapar. Sıcak yaz gecelerinde Entu’nun Rock sound’uyla harmanladığı Karadeniz ezgileriyle horon tepen bir İngiliz’i görebileceğiniz İstanbul’daki tek mahalle Abbasağa’dır.

Üzerine şarkı yazılmış bir mahalledir Abbasağa. “Abbasağa Parkı” parçasının sahibi Abbasağalı Baba Zula’nın neredeyse her yaz parkta verdiği konserler Abbasağalılar için bir mahalle ritüeline dönüşmüştür. Sadece Abbasağa’dan değil İstanbul’dan birçok müdavimi oluşmuştur Abbasağa Parkı’ndaki Baba Zula konserlerinin...

Abbasağalılar misafirperverdir. Gezi Olayları sırasında piyanosuyla birlikte Taksim’deki direnişe destek vermeye uzak diyarlardan gelen Davide Martello’ya gönlünü açmayı bilmiştir. Martello’nun binlerce kişinin önünde Abbasağa Parkı’nda ağlaya ağlaya verdiği konser Abbasağalıların belleğine kazınmıştır. Eğer bir gün Beşiktaş Belediyesi mahallelilerle birlikte Abbasağa’da bir bellek mekânı veya bir mahalle müzesi açmayı planlarsa o mekâna konulacak ilk obje Martello’nun piyanosu olabilir.

Ve “çapulcu”dur Abbasağalılar. Yeri geldiğinde mesajını tencere tavasıyla gürültü çıkararak verir, yeri geldiğinde kol kola yürür Beşiktaş’a, biber gazına karşı...

Abbasağa Forumu ile birlikte tescillenen bir özelliği de ayrıştırıcı değil kucaklayıcı olmasıdır Abbasağalıların... Her kesimden, kimlikten, milletten insanın fikirlerini rahatlıkla söyleyebildiği bu forum Gezi Parkı direnişiyle başlayan özgürlükçü hareketin kalesine dönüşmüştür. Gezi Parkı olaylarının yaşandığı Haziran-Temmuz 2013 tarihlerinde Abbasağalılar her gün binlerce kişiyi büyük bir zevkle burada ağırlamıştır.

Aynı zamanda saygılıdırlar... Abbasağa Forumu’na katılmayanlar, hastalar, çocuklular rahatsız olmasın diye takdirin ve yuh çekmenin çıt çıkarmadan nasıl ifade edileceğini de bilirler.

Vefakârdırlar. Bu topraklar için canını, kanını verenleri unutmazlar. Teröre kurban verdiğimiz Abdi İpekçi, Ahmet Taner Kışlalı, Bahriye Üçok, Bedrettin Cömert, Cavit Orhan Tütengil, Çetin Emeç, Doğan Öz, Muammer Aksoy, Onat Kutlar, Uğur Mumcu, Ümit Doğanay ve Asım Bezirci için Abbasağa Parkı’nın en güzel yerini ayırmışlardır. Gezi Parkı olaylarında kaybettiğimiz canlarla birlikte Abbasağa Parkı’nın doğal koruyucularıdır demokrasi kahramanları... 

Şair ruhludur Abbasağalılar. Abbasağa Parkı’ndan Beşiktaş Çarşısına inen yokuşların boş duvarları Cemal Süreyyaların, Orhan Velilerin, Nâzımların dizeleriyle süslüdür.  

Mahallenin rengi olur mu diyeceksiniz ama bu mahalle siyah-beyazdır! Beşiktaş tribünlerinden çıkarak dünyanın konuştuğu bir fenomene dönüşen Çarşı grubunun İnönü Stadı ve Beşiktaş Çarşısıyla birlikte üç mabedinden biridir Abbasağa.  Türkiye’de son yıllarda değerlerini korumak için eğilip bükülmeden varolmayı başarmış Çarşı’dan onur duyar Abbasağalılar.

Uzun lafın kısası insanın insan halidir Abbasağalılar. Vicdanlarını kaybetmemiş, uğruna direneceği değerlerini koruyan, paylaşımdan yana, hayvan sever ve iyi dostlardır. Yazının başında kısaca bahsettiğimiz Abbas Ağa esaslı bir teşekkürü hak ediyor. İyi ki kurmuş Abbasağa’yı! Teşekkürlerin büyüğü ise Abbasağalılara! Bizlere umut veren bir mahalle modelini yaşatmaya direndikleri için...



8 Mart 2018 Perşembe

Benim tanıdığım Yılmaztürk



1990'lı yılların sonu veya 2000'li yılların başı olmalı. Aradım, taradım tam tarihi bulamadım. Bir yandan yüksek lisans devam ediyor, diğer yandan ÇEKÜL Vakfı'nda çalışıyorum. ÇEKÜL'e bir mektup geldi Mimarlar Odası'ndan, bir sergi hazırlığıyla ilgili olarak... 

Bugünlerde rastlanmayacak bir incelikle, Mimarlar Odası hazırlayacağı sergi için sivil toplum kuruluşlarıyla fikir alışverişinde bulunmak istiyordu. Hatta serginin kurgusunu birlikte hazırlayalım diyordu mektup. Gökhan’la (Kılınçkıran) birlikte gönüllü olduk.  İlk toplantı için Mimarlar Odası’nın Yıldız Karakol binasındaki yerine gittiğimizde Sami Yılmaztürk’le tanıştık. Uzun ve üzeri kalabalık bir masa üzerinde sergi üzerine haftalarca kafa patlattık. Katılımcılar, toplantının iki en genç üyesinin çoğunlukla ayakları yere basmayan fikirlerine maruz kaldı. Oturumları yöneten Sami bey, bizi sabırla dinledi, yetmedi bir de serginin teknik hazırlığını iki tecrübesiz gence, yani bize emanet etti. 

O dönem taze mimar olan Gökhan tasarımları yaptı. Photoshop’la ciddi olarak tanışmamız o günlere denk gelir. Ayrıca ilk editörlük tecrübem de bu olabilir. Çünkü bize ham metinler veriyorlardı; bunlardan başlık, spot çıkarmak bizim işimizdi. Ayrıca Gökhan’ın çizdiği yazı alanlarının içine sığmayan metinleri makaslamayı veya tam tersini ben yapıyordum. Gökhan’ın evinde uzun geceler boyunca, herhalde 20’den fazla paftayı zevkle hazırladık. Kâğıthane’de bir baskı atölyesinde paftaları basmaya gittik. Kâğıthane meydanında bir kahvede heyecanla sonuçları beklediğimizi dün gibi hatırlıyorum. Büyük ihtimalle ikimizin de ürettiği ilk ciddi işlerdi. İşler beğenildi. Birçok yerde sergilendi. Paftalar sergilerde geze geze paralandı diyebilirim. 

Biraz önce Gökhan’ı aradım hangi “kent suçlar”ını hazırlamıştık diye... İkimizin sığ hafızasından bugüne gelenler sadece “Kız Kulesi”, “Koç Üniversitesi Kampüsü”, “Fenerbahçe Pyramid Alışveriş Merkezi”, “İş Kuleleri”… Umarım Gökhan evindeki hard disk’lerde işleri bulur ve ben bu fakir kütükte yayınlarım. 

Şimdi düşünüyorum da böyle bir sergiyi bugün hazırlamak neredeyse imkânsız. Ne tarafa dönseniz kente ihanet eden yüzlerce mimari projeyle karşılaşıyoruz. Herhalde içinde bulunduğumuz günlerde kolay olan kente saygılı projelerle ilgili bir sergi yapmak. Çünkü sayıları bir elin parmaklarını geçmez!

Bu arada Gökhan, o günlerde Sami Bey’in bir jestini hatırlattı telefonda: İş bittikten sonra taze mimar Gökhan’ın Mimarlar Odası kaydı yapıldı ve ilk yıl aidatı bedelsiz olarak armağan edildi. Taze bir arkeolog olarak bana kalan ise bir işi başarmanın heyecanı, gururu ve güzel insanlarla tanışmanın mutluluğu oldu.