18 Eylül 2015 Cuma

Mozaikler için son viraj

Her şey 2011 yılında B+ dergisinin 12. sayısında kapağa taşınan Eren Eyüboğlu'na ait duvar mozaiğiyle başladı. 1957 yılında 4. Levent’te yapılmış bu güzel eser çevredeki 20 mozaikten sadece biriydi. Kapak o kadar sevildi ki Beşiktaşlılar bu mozaiğin hikâyesiyle ilgilenmeye başladı. Bu etkileşim Beşiktaş Belediyesi’ni de harekete geçirdi. Temel amaç bu ve benzeri eserlerin ivedilikle ortaya çıkarılarak koruma altına alınmasıydı. B+ ve Atlas dergisinin yazarı Ferda Çağlayan’ın yıllardır yaptığı dokümantasyon sayesinde 4. Levent’te 20 duvar mozaiğinin varlığından haberdar olduk. O yıllarda sadece dört mozaik gözle görülebilir durumdaydı. Beşiktaş Belediyesi 2012 yılında İstanbul III. Numaralı Koruma Kurulu’na yaptığı başvuruyla, o güne kadar sadece biri (Bedri Rahmi Eyüboğlu’na ait Ziraat Bankası eski giriş kapısı yanındaki eser) koruma altına alınmış eserlerin tamamı için başvuru yaptı. Kurul Aralık 2012’de eserlerin tamamını tescilledi.   

Aradığımız parça sizde olabilir

Eş zamanlı olarak Beşiktaş Belediyesi “aradığımız parça sizde olabilir” sloganıyla bir kampanya başlattı. B+ dergisinde (bu fakir kütükte de birçok kez yayımladım) sık sık tanıtımlarına yer verilen bu kampanya sayesinde envanterdeki 20 mozaiğe Ferruh Başağa’ya ait bir mozaik daha eklendi. Vatandaşlarımızın uyarısıyla bulunan bu mozaik sıva altından uzun uğraşlar sonucunda gün ışığına çıkarıldı.

Beşiktaş Belediyesi Şubat 2013’ten itibaren üzeri mantolama, tabela, reklam panosu ve benzeri malzemelerle kapatılmış 13 mozaiği de açarak kamuoyunun ve sanat çevrelerinin ilgisine sundu.

Belediyenin önündeki ikinci etap bu eserlerin çizimlerinin yapılmasıydı. Kısa sürede 21 eserin rölöve, restitüsyon ve restorasyon projeleri tamamlandı. İstanbul III. Numaralı Koruma Kurulu 30.09.2014 tarihinde aldığı kararla Belediyenin rölöve ve restorasyon projelerini onayladı, restorasyon projesini ise şarta bağladı. Özetle şöyle diyordu karar: “… (restorasyon projesinden bahsediyor) ilkesel olarak uygun olduğuna ancak restorasyon projelerinin maliklerince vekaletname veya muvafakatnamelerinin halinde değerlendirebileceğine…”
Eren Eyüboğlu

Parçalar dağılıyor mu?

Bu şu anlama geliyordu: Onlarca binaya yayılmış mozaikleri restore edebilmek için Beşiktaş Belediyesi beş yüzün üzerinde kat malikinden izin istemesi gerekiyordu. İşin ilginci mozaikleri bugüne kadar tahrip ederek suç işleyenlerden de izin alınması zorunluydu. Beşiktaş Belediyesi’nin bu durumu düzeltmek için kurulla yaptığı görüşmeler maalesef sonuçsuz kaldı. Benzer projelerde (İstanbul Manifaturacılar Çarşısı) sadece sanat eseri sahiplerinden izin alındığı maliklerden izin alınmadığı anlatılsa da yanıt değişmedi. Kurul kararında ısrar etti.

Belediyenin önünde tek seçenek kaldı. Bu kararın iptali için Ankara’daki Kültür Varlıkları ve Müzeler Genel Müdürlüğüne başvurmak. Beşiktaş Belediyesinin 3 Mart 2015 tarihli başvurusuna 7 Mayıs 2015 tarihinde olumlu yanıt geldi. Kültür Varlıkları ve Müzeler Genel Müdürlüğü özetle şöyle diyordu: “… kültür varlıkları koruma bölge kurulu müdürlüklerine iletilen projeler için maliklerin muvafakatinin aranması hususunun yürürlükteki mevzuat hükümleri uyarınca ilgili idarelerce yapılması gerekmekte olup, söz konusu proje bölge kurulunca 2863 sayılı kanun ve ilgili alt mevzuatına göre değerlendirilmesi ve sonuçlandırılmasının sağlanması hususlarında bilgilerinizi ve gereğini rica ederim.”

Genel Müdürlük bu kararı bir genelge halinde tüm koruma bölge kurulu müdürlüklerine de yollayarak 4. Levent Mozaikleri Koruma Projesi’nde yaşanan durumun başka yerlerde de yaşanmaması için önlem almış oldu. Artık son etap için sıra Beşiktaş Belediyesi’nde… Sanatla kalın!

Bu mozaikler neden önemli?


  1. Özgün ve alanlarında ilk oluşları: Ülkemizde kamusal alandaki sanat izleri o kadar az ki bunları korumak ve çoğaltmak hepimizin boynunun borcu. Dünyadaki kentler, “dünya başkenti”, “kültür başkenti” ve benzeri unvanları kamusal alanda yarattıkları kültür, sanat işleriyle kazanıyor. Türkiye’de ise 4. Levent Mozaikleri ölçeğinde sadece bir örnek daha var. O da İstanbul Manifaturacılar Çarşısı’ndaki sanat eserleri.
  2. Cumhuriyet tarihinde mimari ve sanatın bir arada tasarlanarak uygulanması konusunda ilk kapsamlı örnek:  4. Levent Mozaikleri 1947-1957 yıllarında inşa edilen Türkiye’nin ilk uydu kenti olarak kabul edilen ve bu nedenle 2008 yılında kentsel sit alanı olarak ilan edilen 4. Levent konutlarının cephelerine yapılmış. 1950’li yılların mimari ve sanat ortamının somut örnekleri olması açısından korunmalı ve gelecek kuşaklara aktarılmalı.
  3. Çağdaş resmimizin temellerini atan sanatçıların varlığı: 4. Levent Mozaikleri’nin altında Bedri Rahmi Eyüboğlu, Eren Eyüboğlu, Ferruh Başağa, Sabri Berkel, Ercüment Kalmık, Nurullah Berk’in imzaları bulunuyor. Bu altı isim çağdaş Türk resminin simge isimleri… Bu durum konunun önemini bir kat daha arttırıyor.
  4. Açık hava müzeciliği: Ülkemizde sanat konusunda gezebileceğiniz bir açık hava müzesi yok. 4. Levent Mozaikleri’nin 500 metrelik bir aks etrafında yayılması yürüme mesafesinde bu eserleri algılamayı kolaylaştırıyor. Beşiktaş Belediyesi bu projeyle ilgili bir başka hedefi de bu bölgeyi bir açık hava müzesine dönüştürmek. Bu fikir de ülkemizde bir ilk olma özelliği taşıyor. 

11 Ağustos 2015 Salı

Bizim Rota

Bu yıl gelenekte değişikliğe gittim. Kalem kağıdı bırakıp yüzümü google maps'e döndüm. 2015 yılının mavisinin rotasını aşağıdaki linkte bulabilirsiniz.

Bizim Rota 2015

17 Mart 2015 Salı

Köy sandığımdan eski bir yazı: İstanbul Mescitleri

İstanbul’un mescitlerini tanımaya başlamadan önce mescidin bu topraklara özel tanımını yapmakta fayda var. Zira Arapça’daki “mescit” kelimesi Türkçe’deki “cami”yle eşanlamlı. Bizim bu kelimeye yüklediğimiz anlam ise farklı. Mescit, halk arasında Cuma ve bayram namazlarının kılınmadığı küçük camilere verilen isim. İstanbul’daki mescitlerin ilk örnekleri genellikle tek mekândan oluşuyor; minbersiz ve minaresiz olarak inşa ediliyor. Tabii ki birçoğuna sonradan minber, minare, son cemaat yeri gibi ekler yapılıyor. Böylelikle mescit camiye dönüşmüş oluyor. Mescitlerin mahalle örgütlenmesinin de merkezinde olduğunu görüyoruz. Mahalle mescidin etrafında gelişiyor ve ismini bu mescitten alıyor. Bu gelenek Cumhuriyet’in ilk yıllarına kadar sürüyor.

İstanbul mescitleriyle ilgili yapılmış güncel belgeleme çalışması yok denecek kadar az. Rastlayabileceğiniz araştırmalar ya belirli bir döneme tarihlenen mescitlerin tasnifine dayalı ya tek yapı ölçeğinde yapılmış ya da güncelliğini yitirmiş. Bu konuyla ilgili bilgilerin toplu olarak bulunduğu ilk eser Ayvansarayî Hüseyin Efendi’nin 18. yüzyılın sonlarında yazmaya başladığı “Hadîkatü’l Cevâmi”. Tahsin Öz’ün 1962 yılında basılan “İstanbul Camileri” isimli iki ciltlik eseri ise Hadîkatü’l Cevâmi’de yer alan bilgilerin tasniflenmiş ve Türkçeleştirilmiş halini sunuyor. Dünden Bugüne İstanbul ve İslam ansiklopedileri de konuyla ilgilenenler için iki temel başvuru adresi. Bunun dışındaki kaynaklar belirli bir dönem içinde yapılmış mescitlerle ilgili bilgi veriyor. Örneğin Mimar Sinan’ın 16. yüzyılda İstanbul’da yaptığı mescitlerin listesi, haritaya işlenmiş halleri ve güncel durumlarına ÇEKÜL Vakfı’nın 2007 yılında yayımladığı “Mimar Sinan Eserleri İstanbul Gezi Haritası”ndan ulaşılabiliyor. Buradaki bilgilerin www.sinanasaygi.com sitesinde sürekli olarak güncellendiğini de hatırlatmakta fayda var. Belirli bir döneme ait belgeleme çalışmalarından biri de “Türkiye Arkeolojik Yerleşimler-TAY” projesinin 2007 yılında yayımladığı “Bizans Dönemi Marmara Bölgesi Yapı Envanteri” klasörü. Envanter her ne kadar Marmara Bölgesi’ndeki Bizans dönemi yapılarını odaklanıyorsa da, İstanbul’da mescide dönüştürülen yapılar hakkında bilgiler, kaynakça ve haritaya bu çalışmadan ulaşılabiliyor. Klasördeki bilgiler www.tayproject.org adresinden de izlenebiliyor.

Gelelim İstanbul’un mescitlerine… İlk örneklere İstanbul’un fethinin hemen ardından kurulan Müslüman mahallelerinde rastlıyoruz. Şartları her mahalleye yeni bir mescit yapmaya izin vermediği için, Bizans döneminin şapelleri (küçük kiliseleri), manastırlara ait işlevsiz kalmış yemekhane, kütüphane ve mezar yapıları yardıma yetişiyor. Bu yapıların eksikleri giderildikten sonra mahalle mescitlerine dönüştürülüyor. Topkapı’da Millet Caddesi yıkımları sırasında etrafındaki mahalle yıkılınca ortada kalan, sonrasında bir süre depo olarak kullanılan, bugün İETT garajı içinde kalan Manastır Mescidi, Kocamustafapaşa’daki Sancaktar Hayreddin Mescidi ve Atatürk Bulvarı açılırken yıkılan Unkapanı’ndaki Sekbanbaşı İbrahim Ağa Mescidi Fatih döneminde mescide dönüştürülen Bizans yapılarından...

Dönüştürülen mescitlerin yanında Osmanlı’nın inşa ettirdiği mescitler de var. Fatih’teki Âşık Paşa Mescidi, vakfiyesi 1467 tarihli Tahtakale’deki Timurtaş Mescidi ve vakfiyesi 1497 tarihli Şehzadebaşı’ndaki Burmalı Mescit, geçen yüzyıllar içinde çeşitli onarımlar geçirse de hâlâ özgünlüklerini koruyorlar. Bugün Şehzade Mehmet Külliyesi’nin gölgesinde kalan, Emin Nureddin Osman tarafından yaptırılan Burmalı Mescit, burmalı minaresiyle İstanbul’da hâlâ tek örnek.

II. Bayezid döneminde de Bizans yapılarının mescide dönüştürüldüğünü görüyoruz. Laleli’de günümüze ulaşmayan Balaban Ağa Mescidi, Karagümrük’te Kasım Ağa Mescidi, Zeyrek’teki Şeyh Süleyman Mescidi ve Ayvansaray’daki Toklu Dede Mescidi bu dönemin temsilcileri…

16. yüzyıla gelindiğinde İstanbul’un çehresini değiştiren birçok imar faaliyetine rastlıyoruz. Külliyeler, saraylar, sukemerleri, köprüler inşa ediliyor. Tarihi yarımadanın ünlü silueti bu dönemde şekilleniyor ve İstanbul bir dünya başkenti haline geliyor. Bu büyük ve zahmetli faaliyetlerin altındaki imza, Hassa Mimarlar Ocağı’nın başı olan Mimar Sinan’a ait. Sinan görev yaptığı süre içinde irili ufaklı yüz mimari şaheser hediye ediyor İstanbul’a. Bu dönemde yapılan mescitlerin sadece 19’u geçirdikleri onarımlar sonucunda özgünlüklerini kaybederek günümüze ulaşıyor.

Kocamustafapaşa’daki Arakiyeci Ahmed Çelebi (Meşeli) Mescidi, Nişanca’daki 
Arpacıbaşı Mescidi, Davutpaşa Çivizadekızı ve Davutağa mescitleri, Defterdar’daki Defterdar Mahmut Çelebi Mescidi, Kocamustafapaşa’daki Duhanizade ve Hacı Hamza mescitleri, Düğmeciler’deki Düğmeci Paşa Mescidi, Esekapı’daki Hadım İbrahim Paşa (Esekapı) Mescidi, Kasımpaşa’daki Hasan Çelebi ve Yahya Kethuda mescitleri, Draman’daki Karagümrük Emir Ali Çelebi Mescidi, Halıcıoğlu’ndaki Kaysunizade Mescidi, Hasköy’deki Kiremitçi Ahmet Çelebi Mescidi, Tophane’deki Memikethuda Mescidi, Hoca Üveyz’deki Mimarbaşı Sinan Ağa Mescidi, Büyükçekmece’deki Sokollu Mehmet Paşa Mescidi, Nişanca’daki Süleyman Subaşı Mescidi ve Karagümrük’teki Üçbaş Mescidi’ni Mimar Sinan’ın yaptığını dönemin tezkirelerinden (yapıların işlendiği defterlerden) anlıyoruz.

Bu 19 mescidin sadece birkaçı -onlar da tamamıyla değil bazı elemanlarıyla- Osmanlı’nın klasik dönem mimarisini yansıtıyor. Büyükçekmece’de minber minaresiyle ünlenen Sokollu Mehmet Paşa Mescidi ve Defterdar’daki Defterdar Mahmut Çelebi Mescidi ve Mahmut Çelebi’nin açık türbesi hâlâ 16. yüzyılın izlerini taşıyor. Her ne kadar özgünlüğünü kaybetmiş olsa da Fatih Hoca Üveyz’deki Mimarbaşı Sinan Ağa Mescidi’ne de vurgu yapmak gerekiyor. Çünkü bu mescidin hem mimarı hem de banisi Mimar Sinan.

Yoğun imar faaliyetleri sırasında bazı mescitlerin yıkıldığını görüyoruz. Birazdan okuyacağınız 16. yüzyıla ait yıkım hikâyesi, günümüzün moda deyimiyle “parsel bazında bir dönüşüm projesi”. Kanuni Sultan Süleyman’ın damadı ve veziriazamı Rüstem Paşa yaptıracağı cami için bir arsa ararken Eminönü’nde Hoca Attar Halil Ağa Mescidi’nin bulunduğu yeri görüp beğeniyor. Paşa, mescidin sökülerek başka yere taşınmasını, yerine de Mimar Sinan’ın tasarlayacağı camisinin yapılmasını istiyor. Tartışmalar sürerken, ahşap mescit çeşmeli minber minaresiyle birlikte sökülüyor ve Yenibahçe’deki yeni yerine kuruluyor. Bu olay halk arasında zaten sevilmeyen bir yönetici olan Rüstem Paşa’nın kötü ününe ün katıyor.

Bizans kiliselerinin mescide dönüştürülmesi 16. yüzyılda da sürüyor. Pammakaristos Manastırı’ndaki patrikhaneye yakınlığı nedeniyle 100 yılı aşkın bir süre rahibelerin kullanımına tahsis edilmiş Çarşamba’daki küçük kilise, 1586’da patrikhanenin buradan taşınmasının ardından Hıramî Ahmet Paşa tarafından mescide dönüştürülüyor. Yakın zaman önce betonla kaplanan çatısı dışında, mescidin her iki döneme ait özelliklerini koruduğunu söyleyebiliriz. 17. yüzyılın ikinci çeyreğinde mescide dönüştürülen Aziz Nikolas Kilisesi’nin hikâyesi diğerlerine göre çok ilginç… Türkiye’deki Bizans sanatı araştırmalarının duayeni kabul edilen Prof. Dr. Semavi Eyice’nin “Dünden Bugüne İstanbul Ansiklopedisi”nin ilgili maddesinde aktardığına göre yapı bir dolandırıcılık hikâyesinin ardından mescit yapılıyor: 1475 yılında Osmanlı donanmasının fethettiği Kırım’daki Kefe halkının bir bölümü İstanbul’a getirilmiş. Ermeni ve Cenevizli Katoliklerden oluşan Kefelilerin bir bölümü Anadolu yakasında bugün Kefeliköy olarak anılan yere, kalanları ise Karagümrük çevresine yerleştirilmiş. İbadetlerini sürdürmeleri için sonradan Kefeli Mescidi’ne dönüştürülecek yapı tahsis edilmiş. Aziz Nikolas Kilisesi adı verilen yapının bulunduğu Karagümrük’e 1626 yılında “Çancı Keşiş” lakabıyla tanınan bir keşiş gelmiş. Keşiş, yanında getirdiği röliğin (kutsal eşya) ve padişaha sunacağı hediyenin Aziz Nikolas Kilisesi’nde görevli bir rahip tarafından çalındığını iddia etmiş. Fakat bu sırada keşişin çalındığını iddia ettiği rölik ve hediyeyle birlikte İstanbul’u terk ettiği söylentisi yayılmış. Mahalledeki Müslümanlar kilisenin kapısına kilit vurmuş. Hediyenin padişaha iletilmesini istemiş. Sorun çözümlenmeyince müftüyle birlikte kiliseye giren cemaat burada namaz kılmış ve kilise mescide çevrilmiş.

17. yüzyılda Merzifonlu Kara Mustafa Paşa’nın Karaköy’de yaptırdığı bir caminin yerine, 1900’lü yılların başında bir mescit inşa edilmesi ve mescidin 1950’li yıllarda Menderes Yıkımları’yla sonlanan kaderi de, mescitlere verdiğimiz değerin anlaşılması bakımından hayli ilgi çekici. Yıkılmak üzere olan caminin arsasına bir mescit yapılmasına karar veriliyor. Tasarım işi dönemin ünlü mimarı Raimondo D’Aronco’ya sipariş ediliyor. D’Aronco, İstanbul’da o yıllarda mimaride egemen olan Art Nouveau akımının en güçlü temsilcisi. Dolayısıyla da yaptığı tasarım bu akımın yansımalarını taşıyor. 1903 yılında yapılan Karaköy Mescidi kısa zamanda Karaköy’ün simgelerinden biri oluyor. Ne var ki İstanbul’da birçok tarihi eserin yok olmasına neden olan yol açma çalışmaları Karaköy Mescidi’ni de etkiliyor. Aslında mescidin numaralandırılarak sökülmesi ve başka bir yere taşınması kararlaştırılıyor. Ancak 1950’li yılların sonunda sökülen taşlara bir daha rastlanmıyor. İstanbul mescitlerinin farklı örneklerinden biri, hem de sapasağlamken, yok olup gidiyor. 

Karaköy Mescidi’yle çağdaş Sirkeci’deki Hobyar Mescidi’nin tasarımındaki imza Vedad Tek’e ait. Birinci Ulusal Mimarlık akımının temsilcilerinden Mimar Vedad Tek’e, bugün “Büyük Postane” olarak bilinen “Posta ve Telgraf Nezareti Binası” yapımı sırasında, inşaatın köşesinde harap durumda olan Hobyar Mescidi’nin yenilenmesi teklif ediliyor. Vedad Tek’in erken Osmanlı dönemine öykünen tasarımı 1909 yılında inşa ediliyor. Bu yapı, Vedad Tek’in uygulanmış tek mescit projesi olma özelliğine sahip. Bir diğer özelliği de Birinci Ulusal Mimarlık akımının izlerini kaybetmeden günümüze kadar ulaşmış olması.

Bu tarihten itibaren Osmanlı’dan devraldığımız mimari gelenek yavaş yavaş kaybolmaya başlıyor. Tahsin Öz’ün “İstanbul Camileri” isimli eserinin giriş bölümünde aktardığına göre hükümetin 1928 yılında aldığı tasarruf tedbirleri de bu süreci hızlandırıyor. Karara göre birbirine yakın cami ve mescitlerden cemaati az olanların görevlileri geri çekilerek kapılarına kilit vuruluyor. Bu seçim yapılırken yapıların tarihi özellikleri göz önünde tutulmuyor. Bazıları kiraya veriliyor ya da satılığa çıkarılıyor. Boş kalanlar da evsizlerin işgaline uğruyor. Prof. Dr. Semavi Eyice “Tarih Boyunca İstanbul” isimli eserinde, 1930-1950 yılları arasındaki İstanbul gazetelerinde kiralık veya satılık mescit ilanlarına sıkça rastlandığını bildiriyor. 1950-1960 yılları arası, İstanbul mescitlerinin en çok yıkıma uğradığı dönem. Barbaros Bulvarı, Beşiktaş-Karaköy arasındaki cadde, Atatürk Bulvarı, Vatan ve Millet caddeleri açılırken birçok tarihi eserle birlikte mescitler de sorgusuz sualsiz yok ediliyor. 1960’dan günümüze kadar uzanan döneme ise hiç çekinmeden “mescit ve cami mimarlığında görgüsüzlük akımı” ismini verebiliriz. Aslında bu, mimarların içinde olmadığı bir mimari akım! Bu topraklarda yüzyıllardır farklı örneklerini gördüğümüz mahalle mescitleri yerini, mimari projesi olmayan dört minareli, bol şerefeli, kocaman mahalle camilerine bırakıyor. Mahalleler arasında kim daha büyük cami yapacak yarışı hâlâ sürüyor.

Bu noktadan dönüp İstanbul’un yeni mescitlerine baktığımızda vahim bir manzarayla karşılaşıyoruz. Artık İstanbul’da mescit dendiğinde otogar, havaalanı, alışveriş merkezleri ve benzeri yerlerin dört duvardan oluşan odaları akla geliyor.

NTV'nin İstanbul Ansiklopedisi için 2009'da yazmıştım.





28 Şubat 2015 Cumartesi

Güle güle Yaşar Kemal!

2011 yılında Rezzan Has Müzesi'nde düzenlenecek, Mehmet Kutlu'nun birçok ünlü sanatçının seramik panolarından oluşan sergisi için katalog fotoğrafları çekmiştim. Mehmet Kutlu'nun atölyesinde çalışırken Yaşar Kemal, eşi Ayşe Semiha Baban ve Zülfü Livaneli ile atölyeye geldiler. Bana da Yaşar Kemal'i dinlemek ve deklanşöre sıkça basmak düştü.


11 Mayıs 2011 (benim oğlanın doğumundan tam tamına 3 yıl önce)


13 Ocak 2015 Salı

Beşiktaş-Sarıyer minibüsünden cep telefonu gözlemleri

Dün Yıldız'dan Beşiktaş-Sarıyer minibüsüne bindim. 1. Levent'e kadar yaklaşık 15 dakika sürecek seyahatim sırasında boş boş oturacağıma gözlem yapayım dedim. Sonuçlar söyle: Cep telefonu "moderen" Türk tipinin alametifarikası olmuş çoktan... Minibüsteki 15 kişiden 4'ü erkek, 11'i kadındı. 

Erkekler: 4 erkekten biri bütün yolculuk boyunca cep telefonuyla oynadı (whatsapp). Diğer üç erkeğin -ben dahil- elinde cep telefonu yoktu. 

Kadınlar: 11 kadının 9'u telefonu elinde sürekli olarak tutuyordu. Elinde telefon tutanların 5'i sürekli olarak telefonlarıyla oynadı. Görebildiğim kadarıyla 5 kişinin zaman geçirdiği sosyal medya araçları şöyle: 3 whatsapp, 1 instagram, 1 facebook. 

Kadınlarda soğuk havalarda şöyle de bir tutuş şekli gelişmiş: Sol elde eldiven, sağ el eldivensiz ve cep telefonu tutar vaziyette. Hele hele bir kadın vardı ki çok acayip, soğuktan titrer vaziyetteydi ama telefonuna gelecek bir mesajı veya çağrıyı eldivensiz sağ eliyle bekliyordu. Ben inene kadar maalesef gelen giden olmadı. 

Bir kadın (diğerine göre daha akıllıca bir çözüm bulmuş) eldivenden sadece baş parmağını çıkararak telefonuyla oynadı. 

11 kadından elinde cep telefonu tutmayan iki kişiden biri 15 dakikalık yolculuk boyunca bir kez telefonuna baktı. Diğeri telefonunu cebinden çıkartmaya yeltenmedi. Herhalde benim gibi "moderen" olamamış diye düşündüm. 

Çıkardığım sonuçlar:
1. Eldiven firmaları baş parmağı kolayca çıkarılabilen cep telefonu dostu eldiven yapmaya başlasın.
2. Cep telefonunu ikinci el alacaksan (ikinci el arabanın aksine), telefonunun sahibinin erkek olmasına dikkat et!

Not: İstatistikleri bozmayayım diye gözlemlerimi minibüste cep telefonuma kaydetmedim :)

8 Aralık 2014 Pazartesi

Mektepten iki arkadaşın buluşması

Haluk Özberki'yi geçen mayıs ayında kaybettik... Rasih Nuri İleri'yle aynı yılda, 1920'de doğmuşlardı. Galatasaray Lisesi'nde sınıf arkadaşlarıydı. Geçtiğimiz gün Rasih Nuri İleri'yi Haluk Bey'in yanına yolcu ettik. Şansları bol olsun, kadehleri rakı dolsun...

Fotoğrafı 2011 yılında Doğan Apartmanı'nda bir öğle vakti çektim,
yönetmen Kurtuluş Özgen Nail V. Çakırhan belgeseli için Rasih Nuri İleri'den görüş alırken...
Öğlenleyin gelini Mahmure Hanım'dan bir duble rakı istedi.
Çakırhan'ı elindeki kadehle anlatmaya devam etti. 

8 Mayıs 2014 Perşembe

"Ölüm korkulacak gibi birşey değil"

Bu fakir kütüğü bir vefat kütüğüne çevirmeyi elbette istemezdim. Ama bu yılki bahar sadece havasıyla değil ölümleriyle de daha çok sonbahar tadında. 

Haluk Özberki'yi 1996 yılında ÇEKÜL Gençlik Birimi olarak düzenlediğimiz "İstanbul Seminerleri"nde tanıdım. O tarihte 76 yaşındaydı, ben ise 20! Bugün ben 38 yaşını bitiriyorum ve onun 94 yaşında hayata gözlerini yumduğunu öğrendim. 

Hani kaybettiğimiz insanların ardından "onu bir kelimeyle, bir cümleyle anlatmak mümkün değil" derler ya, Haluk Beyi kısaca anlatmak çok kolay: "Herşeyi bilirdi". Ama herşeyi... Öyle ki benim nasıl olduğumu bile benden daha iyi bilirdi. 

Haluk Beyin ölüm haberini öğrenince bilgisayarımı açtım. 2012 yılında, sonunu maalesef getiremediğimiz bir kitap için 7 ay çalışmıştık. O anlatmış ben de kaydetmiştim. 17 Ocak 2012'de kaydettiğim söyleşisinde ailesini anlatırken ölümden bahsetmiş: 


"İnşallah herkes, benim annemi babamı sevdiğim kadar sever. Dünyada servetlerin en çeşitli, en renkli, en büyüklerinden biri annesini babasını sevmek... Ben babamın mezarına gidiyorum, neşeyle dönüyorum. Annemin mezarına gidiyorum mağmum dönmüyorum. Benim kızım annemle beraber yatıyor Feriköy’de, erik ağacının altında... Onun için hiç keder duymuyorum. Bu hayatın gerçekleri, ayrılmaz parçası. Ölüm korkulacak gibi birşey değil. Korksan bile gittikten sonra korkmuyorsun ki!"

Hayatı dolu dolu yaşayarak korkmadan gitti Haluk Bey. Çok özleyeceğiz onu...