26 Ekim 2015 Pazartesi

"Graffiti" ile "Street Art" savaştı. Kaybeden olmadı.

Beni "street art" dünyasıyla tanıştıran Pera Müzesi'nin 2014 yılında açtığı "Duvarların Dili" sergisinin konuklarından biri de Amerikalı sanatçı Futura idi. Futura sergi için Türkiye'ye gelmişken ayağının tozuyla bir de duvar boyadı. Bu duvarın devamını da Türkiye'den No More Lies ve Turbo tamamladı. A. Yavuz Kocaömer Engelliler Parkı’nda, bu sanat duvarının önünde No More Lies ve Turbo'yla buluştum. Graffiti ile street art savaşırsa ortaya ne çıkar, diye sordum.

No More Lies'ın kuşlarıyla Turbo'nun robotu savaş halinde...

İlk ne zaman boyadınız?

Turbo: İlk 1985’te boyadım. Onun adı boyamak değil aslında, karaladım diyelim.
No More Lies: No More Lies’ın doğum tarihi 29 Ekim 2011. Başlangıçta poster ve sticker yapıyordum ama zaman içinde stencil üzerinden evrildi işler. Spray boya ile ilk yaptığım stencil yaklaşık bir sene sonraydı.

Neredeydi?

Turbo: Şirinevler.
No More Lies: Galata Kulesi’yle  Bankalar Caddesi arasında bir arsadaydı.

Hâlâ duruyor mu?

No More Lies: Evet duruyor. Galata Kulesi’ne çıkıp sağ çaprazına Bankalar Caddesi’ne doğru aşağı dikkatli bir gözle bakarsan utangaç bir zebra görürsün. Galata sokaklarında dolanırken bu boş arsayı gördük ve artık bir şeyleri duvarlara boyayacaksam buranın doğru yer olduğuna karar verdim. Derisi şeritler halinde soyulunca zebraya dönüşen bir desen çizdim. Gerçek boyutundaydı, kâğıt olarak mukavva kullandık. Çok detaysız olmasına rağmen bizi ciddi zorladı kalıbı hazırlamak. Boyamaya gittiğimizde alanın parmaklıklarla kapatıldığını ama yeni yapılan kapısının açık olduğunu gördük. Bir gün sonra gündüz gözüyle görmeye gittiğimizde artık “Zebra”mız korumaya alınmış ve kapısı da kilitlenmişti. Sonuç olarak hâlâ duruyor yerli yerinde…


Turbo: Benimkisi durmuyor. O dönemdeki sprey boyalarla şimdiki sprey boyalar farklıydı. 84’te “Beat Street” filmini seyrettim. O filmde graffitinin aslında ne olduğunu gördüm. Daha önce break dance plaklarından görüyordum. Oradan gaza gelip kâğıtlara falan yapıyordum. O filmi seyrettikten sonra bunu ben de yapmalıyım diye sokağa çıktım ama yıl 85 ve Türkiye’de sprey boya nereden bulacaksın? Gittim nalburlara araştırdım, bir tek beyaz renk buzdolabı boyamak için üretilmiş sprey boya vardı. Biz bir-iki yıl beyaz boyayla sağı solu karaladık. Sonra o markanın siyahla, kırmızısı çıktı. Tabii şimdi kullandığımız boyalara göre çok kötü boyalar. Şimdi kullandığımız sprey başlıkları dişidir. Eskiler erkekti. Farklı kalınlıklarda sıkmak için tuhafiyelere gidip deodorantların başlıklarını çalardık. Mesela x marka kalın sıkıyor, y marka ince sıkıyor diye belirlemiştik. Ondan sonra yabancı boyalar gelmeye başladı. Farklı farklı renkler geldi ama pahalıydı. Çocuğuz, harçlıklarımızı biriktirip boya alacağız. Bir hafta para toplayıp iki boya alırdık. Sıkıntılı dönemlerdi.

89’da Zeytinburnu’nda tren yolunda köprüyü boyarken yakalandım. Polis yakaladı, mahkemeye sevk etti, devlet malına zarar ve duvara slogan yazmaktan…

Slogan neydi?

Turbo: Slogan yok. O zaman bizim grubun adı “Zombi Boys”tu. Bunu yazdığımız için sıkıntı çıktı. Bir sene hapis cezası yedim. Sonra bu hapis cezası mahkemedeki iyi hal ve yaşımdan dolayı para cezasına çevrildi. Yırttık yani.

30 yıl olmuş boyamaya başlayalı… Neler değişti?

Turbo: Çok acayip bir değişim oldu. O dönemdeki problemlerle bu dönemdeki problemler de çok farklı. O dönemlerde duvara ne yaparsan yap politik algılanıyordu. Komünist misin, sağcı mısın, solcu musun diye sorulurdu. Ondan sonra 90’larda ve 2000’lerde farklılıklar oldu. Şimdiki sorunlarımız da bambaşka.

No More Lies: Ben çok daha kısa süredir sokaklardayım ama bu kısa sürede bile bir sürü değişiklikler oldu. Hâlâ graffiti baskın bir sokak sanatı. Street art yapan insan sayısı bir kaç kişi ve onlarda genelde graffiti çıkışlı. Önceden sadece Beyoğlu ve Kadıköy’de görülen işler artık Karaköy’de yoğunlaştı. O kadar yoğunlaştı ki artık iç gıcıklamaya başladı. Hem iyi hem kötü tarafı var. Bu yoğunluk bizi gerçekten yoruyor ve işlerimizin çarpıcılığını azaltıyor. Diğer taraftan da bir farkındalık yaratıyor. Instagram, graffiti önünde fotoğraf çektiren insanlarla dolu. Karikatürünü bile yaptılar bu durumun. Biz baştan beri biraz daha bu alanların dışında çalışıyorduk.

Şimdiki sorunlar ne?

Turbo: Devlet, polis ve yerel yönetimlerle artık bir sorunumuz yok. Gördüğün gibi Beşiktaş Belediyesi bize yer veriyor. Duvar boyayın diyor. Şimdiki sorunlar kendi aramızda. Çok fazla insan var boyayan. Yaptığın iş belirli bir zaman sokakta durmuyor bile. Başkası gelip üzerini karalıyor.

No More Lies: Sokakta iş yapmak çok keyifli ve halk hep olumlu yaklaşıyor. İlginç bir sahiplenme ve ilişki yaşıyoruz işimizi yaparken. Çalışmaya başlayınca o alan birden çok tanıdık, bizden bir parçaya dönüşüyor. Polisle de bir sorun yaşamadık, belediyelerle de... Biraz garip kaçacak ama ben kirlenme ve “ektra gıcır”dan şikâyetçiyim. Dokusu, hikâyesi olan duvarları seviyoruz ve o dar kıvrımlı sokaklarda birden insanların karşısına çıkmak istiyoruz. Etki müthiş oluyor. Ben o curcunayı, herkesin üst üste yazıp çizmesini sevmiyorum. Hem işlere haksızlık hem de görsel kirlilik gibi geliyor. Diğer taraftan da kentsel dönüşüm bahanesi ile rantçı tavırla “cillop” modern binalara tahammül edemiyorum. Tüm anıları silip kendimizden uzaklaşıyoruz. Hazırlanmış bir doku olmadığı için bu duvarlara ne koysan sahte duruyor.

İstanbul’da graffiti denince akla gelen önemli kırılma noktaları neler? Hangi olaylar kamusal alanda graffitinin görünürlüğünü arttırmayı sağladı?

Turbo: 80’lerde çok az insan vardı. İki-üç kişi en fazla... Break dance yapanlar merak sarmışlardı. Sınırlı sayıda yurt dışından gelen vardı. Acayip temkinliydiler çünkü polis duvara ne yapılırsa yapılsın politik görüyordu. 95’te Cartel’in gelmesiyle hiphop kültürü biraz daha yerleşir oldu. Türkçe rap başladı. Rap müziği anlaşır hale geldiği için insanlara hitap etti. Cartel’in yurt dışı röportajlarında arkada hep graffitiler vardı. İnsanların gözü rap müzikle graffitiyi birleştirdi. 97’de Blue Jean dergisinde sayfa yapmaya başladım ve orada graffitiler yayımladım. Yabancı dergilerden tarayıp koyuyordum fotoğrafları. 99’da ufak ufak insanlar bir yerlerde başladı bir şeyler yapmaya… Kırılma noktalarının en büyüğü bence 2002’deki “Extra card” reklamları oldu. Onda da parmağım var. O reklamların süpervizörüydüm. Oradaki bütün graffitiler, reklamdaki break dance’çıların giysileri ve müziğine kadar ben karıştım. Graffiti ve hiphop kültürü reklama bulaştığı için bu kültüre aşina oldu insanlar. “Ne güzel bir dünya, renkli, dans ediyor çocuklar, eğleniyor… Kötü bir şey yok bunda” dediler. O bir kırılma noktası oldu. Street art ve graffitinin popülerliğine destek olan en son şey de Pera Müzesi’nin düzenlediği “Sokakların Dili” isimli sergi oldu. Bunun artık bir sanat olduğunun herkes farkında. Gece kaçak bile yapsak, polis gördüğünde bizi, “bunlar graffitici, bunlar resim yapıyor” diyerek olayı politik tarafa çekmemeleri bile bizim için kâr!

No More Lies: Bu bir iki yıl ciddi bir kırılma yaşandı sanırım. İnanılmaz bir enflasyon var. Geçen sene Beşiktaş Belediyesi’nin de katkı yaptığı sergi önemli bir belge niteliği taşıdı. Kadıköy  Yeldeğirmeni’nde yapılan işleri çok başarılı buluyorum. Beyoğlu ve Karaköy bayağı graffiti cenneti/cehennemi oldu.  Artık herkes Banksy’yi biliyor; JR’ın işlerini görme fırsatı buluyor. Sırf graffiti ve street art görmek için sokağa çıkan küçük de olsa bir grup var.

Peki şu an yanında bulunduğumuz duvara gelelim. Bu duvarın “uluslararası” bir hikâyesi var…

Turbo: “Subway Art” diye bir kitap vardır, Martha Cooper ve Henry Chalfant’ın… İkisi de Pera Müzesi’nin sergisine gelmişti. O kitap bütün graffiti dünyasında referans olarak alındı. O kitapta işleri olan Futura, gerçekten hayranlıkla baktığım, ne ilginç şeyler yapıyor dediğim üstad bir insan. Sergi nedeniyle yüz yüze karşılaştık. Gelmesini bekledim Pera Müzesi’ne ve içeri girince asker selamı verdim. Çünkü o kamujlaj falan sever. Sonra sohbet farklı yerlere gitti ve Futura “ben Türküm” demeye başladı.

Nasıl yani?

Babası annesi vefat ettikten sonra evlatlık olduğunu öğreniyor ve gerçek anne babasını bulmaya çalışıyor. Bunun için bir dedektif kiralıyor ama elinde hiçbir şey yok. Dedektif bir sonuca ulaşamıyor. En sonunda DNA’sına baktırmaya karar veriyor ve hangi coğrafyadan geldiğini öğreniyor. İspir (Erzurum) çıkıyor. Pera Müzesi’ndeki işini de kırmızı-beyaz yaptı, Türk bayrağına gönderme olarak…

Duvar olarak da buradaki duvar verilmiş. Bende aşağıda oturuyorum. Mahallemde boyadı yani. Onun geldiğini haber alınca koşa koşa geldim buraya… Zannedersem bizim No More Lies ile boyadığımız alan tahsis edilmiş ona. Ona çok büyük geldi. Gerçekten de çok büyük bir duvar tek kişi için. Onun için yandaki duvarı beğenmiş. Yanında da sadece sprey boya getirmiş ve o duvar da büyük olduğu için “acaba ne yapayım” kafalarına girmiş. Dedim ki ne oldu, dertlisin? Bana normal plastik boya lazım, dedi. Benim bagajımda beyazla siyah var, dedim. Acayip sevindi. İkisini karıştırdı, üst kısımdaki akıtmaları yaptı. Buradan bir tahta parçası bulmuş onlarla da sütunları yaptı. Sonra da böyle farklı bir çalışma çıktı ortaya.

Futura’nın boyadığı duvarın devamını No More Lies’la boyamaya ne zaman karar verdiniz?

Turbo: Bu duvarın hikâyesi çok uzun aslında. Daha ben No More Lies’la tanışmadan evvel bu duvarı nasıl boyasam diye düşünürdüm. Pera Müzesi sergisinden sonra No More Lies Beşiktaş Belediyesi ile görüşüp bu duvarı boyamak için izin almış. Sonra bana haber verdi. Ben normalde graffitici olduğum için yazı yazıyorum aslında hep. Stencil yapan bir street artist ile bir graffitici ne yapabilir diye düşündük. Ben bir şeyler çizeyim dedim o zaman. Kuş konseptini bulduk. No More Lies kuş yapacağını söyledi, ben de uçan bir robot yaptım. Böylelikle İspirli Futura’nın işiyle hemşerisi sayılabilecek No More Lies’ın işi yan yana gelmiş oldu.

No More Lies: Bizler sokağa çıktığımızda gözlerimiz hep duvarlarda olur. Yaşadığımız yerleri geçin istanbul’daki bir çok semtte gözümüze kestirdiğimiz , aklımızın bir kenarına yazdığımız duvarlar vardır hep. Belediye ile bir araya gelince bu duvarı gösterdim, onayı aldık.  Turbo da çok istiyordu bu duvarı boyamayı, bu vesileyle beraber boyamış olduk. Diğer işlerden farklı olarak “freehand” çizdim burada. Konuyu graffiti ve street art’ın mücadelesi üzerine kurguladık. Bir iki birbiriyle hırlaşan iş daha yapmak istiyoruz.



Son olarak da Beşiktaş Belediyesi’yle yaptığınız işbirliğinden bahseder misin?

Turbo: 98’den beri Beşiktaş’ta oturuyorum. 2000’li yılların başında birkaç defa belediyeye gidip yer istedik. Dünyada “Hall of Fame” denilen izinli boyanan graffiti duvarları var. Mesela Berlin’e giden bir street artist veya bir graffitici, belediyenin tahsis ettiği “hall of fame” duvarlarını rahatlıkla boyayabiliyor. Turizm açısından da önemli çünkü sadece bu duvarları boyamak için insanlar o kente geliyor. Ayrıca gelen insanların şehri bilinçsizce boyamaması için de bu duvarlar gerekli. Garip bir şekilde ben kendi ilçemde değil de başka ilçelerde izinli duvar boyayabiliyordum. Aydın ve sanata destek veren bir belediye sınırları içinde ve aynı zamanda oturduğum yerde neden boyayamıyorum diye birkaç defa belediyeye gittim ama sonuç alamamıştım. Ama Pera Müzesi sergisi kapsamında Beşiktaş Belediyesi’nin iki çöp kamyonunu boyadık Tilt’le (Fransız sanatçı) ikimiz. O kamyonların gezmesiyle birlikte bu iş insanların hoşuna gitti. Faceboook ve Instagram’da bu çöp kamyonlarının fotoğrafları bayağı paylaşıldı, popüler oldu. Biz de Beşiktaş’ta yaşayan sanatçılar olarak tekrar Park ve Bahçeler Müdürlüğü’nden istekte bulunduk, “hall of fame” yapılırsa Beşiktaş’ta yapılır diyerek. Onlar da sağ olsunlar ilgilendiler. Sanatçılar Parkı’nda Alman Deresi denilen yürüyüş yolunun duvarını önerdiler. En kısa zamanda bu duvarı “hall of fame” olarak kullanmak üzere belediyemizle birlikte harekete geçeceğiz.

Çok teşekkürler. Son olarak eklemek istediğin bir şey var mı?

Turbo: Eskiden insanlar bizi vandal, sokaklardaki duvarları karalayan kişiler olarak görse de işin gerçeğinin bu olmadığı anlaşıldı. Dünyada artık bize sanat eseri üreten insanlar olarak bakıyorlar. Pera Müzesi’ndeki sergiyi 20 binin üzerinde insan gezdi. Her ülkeden festivallere çağrılıyoruz. Her yere davet edilen Türk sanatçıların oturduğu yerde iş yapamaması hep sorun oldu. Bunu şimdiki belediyeyle kırdık. Bundan daha da fazlasını istiyoruz. Atıl duvarlar var. Bomboş gri duvarlar var. Biz bunları gönüllü olarak renklendirmeye hazırız.

No More Lies: Bu duvarı boyarken çevre binalarda oturanların ilgisi ve yorumları yarı ürkek ama memnuniyet doluydu. İnsanları biraz daha parklara çekmek ve sanatla bu buluşmayı renklendirmek gerekir. İstanbul’da bu desteği verecek çok yetenekli graffiticiler var. Bu sanat artık dünyada “mural” denilen bir boyuta taşındı yani artık devasa apartmanlar boyanıyor. Ben Beşiktaş Belediyesi’nden de bu tip bir işbirliği bekliyorum.

Bu duvarda kim kimdir?

1. Futura
1955 New York doğumlu İspirli J sanatçı. 1970’lerin başında New York metrosunu boyayarak başladı kariyerine. O dönemlerde bütün sokak sanatçıları harf odaklı çalışmalar yaparken Futura kendine özgü soyut tarzıyla bu alana yeni bir soluk getirdi. Dünyada işleri en çok sergilenen sokak sanatçılarından biri olarak biliniyor. Pera Müzesi’nin davetlisi olarak 2014 yılında “Sokakların Dili” sergisi için Türkiye’ye geldi.

Instagram: futuradosmil

2. No More Lies
1969 Ankara doğumlu mühendis. Gündüzleri bir şirkette yönetici olarak çalışıyor. Geceleri ise hayvanlar âleminin üyelerini stencilleriyle duvarlarda ölümsüzleştiriyor. Bu yüzden gerçek ismini ve yüzünü bizden saklıyor. İstanbul’un köhne duvarlarına, mendireklere, deniz fenerlerine yaptığı kutup ayısı, gergedan, zebra, penguen ve diğerleri street art severler tarafından büyük bir ilgiyle karşılanıyor. Sticker’la başladığı street art macerasına stencil’le devam ediyor.

Instagram: nomoreliesart

3. Tunç Dindaş, namı diğer Turbo
1971 İstanbul doğumlu. Kentin en eski graffiticilerinden. Dile kolay 30 yıldır sokaklarımızı renklendiriyor. Son zamanlarda İstanbul’un kargaşasından kaçıp küçük kentleri de renklendirmeyi başladı.

Instagram: tuncdindas


B+25



18 Eylül 2015 Cuma

Mozaikler için son viraj

Her şey 2011 yılında B+ dergisinin 12. sayısında kapağa taşınan Eren Eyüboğlu'na ait duvar mozaiğiyle başladı. 1957 yılında 4. Levent’te yapılmış bu güzel eser çevredeki 20 mozaikten sadece biriydi. Kapak o kadar sevildi ki Beşiktaşlılar bu mozaiğin hikâyesiyle ilgilenmeye başladı. Bu etkileşim Beşiktaş Belediyesi’ni de harekete geçirdi. Temel amaç bu ve benzeri eserlerin ivedilikle ortaya çıkarılarak koruma altına alınmasıydı. B+ ve Atlas dergisinin yazarı Ferda Çağlayan’ın yıllardır yaptığı dokümantasyon sayesinde 4. Levent’te 20 duvar mozaiğinin varlığından haberdar olduk. O yıllarda sadece dört mozaik gözle görülebilir durumdaydı. Beşiktaş Belediyesi 2012 yılında İstanbul III. Numaralı Koruma Kurulu’na yaptığı başvuruyla, o güne kadar sadece biri (Bedri Rahmi Eyüboğlu’na ait Ziraat Bankası eski giriş kapısı yanındaki eser) koruma altına alınmış eserlerin tamamı için başvuru yaptı. Kurul Aralık 2012’de eserlerin tamamını tescilledi.   

Aradığımız parça sizde olabilir

Eş zamanlı olarak Beşiktaş Belediyesi “aradığımız parça sizde olabilir” sloganıyla bir kampanya başlattı. B+ dergisinde (bu fakir kütükte de birçok kez yayımladım) sık sık tanıtımlarına yer verilen bu kampanya sayesinde envanterdeki 20 mozaiğe Ferruh Başağa’ya ait bir mozaik daha eklendi. Vatandaşlarımızın uyarısıyla bulunan bu mozaik sıva altından uzun uğraşlar sonucunda gün ışığına çıkarıldı.

Beşiktaş Belediyesi Şubat 2013’ten itibaren üzeri mantolama, tabela, reklam panosu ve benzeri malzemelerle kapatılmış 13 mozaiği de açarak kamuoyunun ve sanat çevrelerinin ilgisine sundu.

Belediyenin önündeki ikinci etap bu eserlerin çizimlerinin yapılmasıydı. Kısa sürede 21 eserin rölöve, restitüsyon ve restorasyon projeleri tamamlandı. İstanbul III. Numaralı Koruma Kurulu 30.09.2014 tarihinde aldığı kararla Belediyenin rölöve ve restorasyon projelerini onayladı, restorasyon projesini ise şarta bağladı. Özetle şöyle diyordu karar: “… (restorasyon projesinden bahsediyor) ilkesel olarak uygun olduğuna ancak restorasyon projelerinin maliklerince vekaletname veya muvafakatnamelerinin halinde değerlendirebileceğine…”
Eren Eyüboğlu

Parçalar dağılıyor mu?

Bu şu anlama geliyordu: Onlarca binaya yayılmış mozaikleri restore edebilmek için Beşiktaş Belediyesi beş yüzün üzerinde kat malikinden izin istemesi gerekiyordu. İşin ilginci mozaikleri bugüne kadar tahrip ederek suç işleyenlerden de izin alınması zorunluydu. Beşiktaş Belediyesi’nin bu durumu düzeltmek için kurulla yaptığı görüşmeler maalesef sonuçsuz kaldı. Benzer projelerde (İstanbul Manifaturacılar Çarşısı) sadece sanat eseri sahiplerinden izin alındığı maliklerden izin alınmadığı anlatılsa da yanıt değişmedi. Kurul kararında ısrar etti.

Belediyenin önünde tek seçenek kaldı. Bu kararın iptali için Ankara’daki Kültür Varlıkları ve Müzeler Genel Müdürlüğüne başvurmak. Beşiktaş Belediyesinin 3 Mart 2015 tarihli başvurusuna 7 Mayıs 2015 tarihinde olumlu yanıt geldi. Kültür Varlıkları ve Müzeler Genel Müdürlüğü özetle şöyle diyordu: “… kültür varlıkları koruma bölge kurulu müdürlüklerine iletilen projeler için maliklerin muvafakatinin aranması hususunun yürürlükteki mevzuat hükümleri uyarınca ilgili idarelerce yapılması gerekmekte olup, söz konusu proje bölge kurulunca 2863 sayılı kanun ve ilgili alt mevzuatına göre değerlendirilmesi ve sonuçlandırılmasının sağlanması hususlarında bilgilerinizi ve gereğini rica ederim.”

Genel Müdürlük bu kararı bir genelge halinde tüm koruma bölge kurulu müdürlüklerine de yollayarak 4. Levent Mozaikleri Koruma Projesi’nde yaşanan durumun başka yerlerde de yaşanmaması için önlem almış oldu. Artık son etap için sıra Beşiktaş Belediyesi’nde… Sanatla kalın!

Bu mozaikler neden önemli?


  1. Özgün ve alanlarında ilk oluşları: Ülkemizde kamusal alandaki sanat izleri o kadar az ki bunları korumak ve çoğaltmak hepimizin boynunun borcu. Dünyadaki kentler, “dünya başkenti”, “kültür başkenti” ve benzeri unvanları kamusal alanda yarattıkları kültür, sanat işleriyle kazanıyor. Türkiye’de ise 4. Levent Mozaikleri ölçeğinde sadece bir örnek daha var. O da İstanbul Manifaturacılar Çarşısı’ndaki sanat eserleri.
  2. Cumhuriyet tarihinde mimari ve sanatın bir arada tasarlanarak uygulanması konusunda ilk kapsamlı örnek:  4. Levent Mozaikleri 1947-1957 yıllarında inşa edilen Türkiye’nin ilk uydu kenti olarak kabul edilen ve bu nedenle 2008 yılında kentsel sit alanı olarak ilan edilen 4. Levent konutlarının cephelerine yapılmış. 1950’li yılların mimari ve sanat ortamının somut örnekleri olması açısından korunmalı ve gelecek kuşaklara aktarılmalı.
  3. Çağdaş resmimizin temellerini atan sanatçıların varlığı: 4. Levent Mozaikleri’nin altında Bedri Rahmi Eyüboğlu, Eren Eyüboğlu, Ferruh Başağa, Sabri Berkel, Ercüment Kalmık, Nurullah Berk’in imzaları bulunuyor. Bu altı isim çağdaş Türk resminin simge isimleri… Bu durum konunun önemini bir kat daha arttırıyor.
  4. Açık hava müzeciliği: Ülkemizde sanat konusunda gezebileceğiniz bir açık hava müzesi yok. 4. Levent Mozaikleri’nin 500 metrelik bir aks etrafında yayılması yürüme mesafesinde bu eserleri algılamayı kolaylaştırıyor. Beşiktaş Belediyesi bu projeyle ilgili bir başka hedefi de bu bölgeyi bir açık hava müzesine dönüştürmek. Bu fikir de ülkemizde bir ilk olma özelliği taşıyor. 

11 Ağustos 2015 Salı

Bizim Rota

Bu yıl gelenekte değişikliğe gittim. Kalem kağıdı bırakıp yüzümü google maps'e döndüm. 2015 yılının mavisinin rotasını aşağıdaki linkte bulabilirsiniz.

Bizim Rota 2015

17 Mart 2015 Salı

Köy sandığımdan eski bir yazı: İstanbul Mescitleri

İstanbul’un mescitlerini tanımaya başlamadan önce mescidin bu topraklara özel tanımını yapmakta fayda var. Zira Arapça’daki “mescit” kelimesi Türkçe’deki “cami”yle eşanlamlı. Bizim bu kelimeye yüklediğimiz anlam ise farklı. Mescit, halk arasında Cuma ve bayram namazlarının kılınmadığı küçük camilere verilen isim. İstanbul’daki mescitlerin ilk örnekleri genellikle tek mekândan oluşuyor; minbersiz ve minaresiz olarak inşa ediliyor. Tabii ki birçoğuna sonradan minber, minare, son cemaat yeri gibi ekler yapılıyor. Böylelikle mescit camiye dönüşmüş oluyor. Mescitlerin mahalle örgütlenmesinin de merkezinde olduğunu görüyoruz. Mahalle mescidin etrafında gelişiyor ve ismini bu mescitten alıyor. Bu gelenek Cumhuriyet’in ilk yıllarına kadar sürüyor.

İstanbul mescitleriyle ilgili yapılmış güncel belgeleme çalışması yok denecek kadar az. Rastlayabileceğiniz araştırmalar ya belirli bir döneme tarihlenen mescitlerin tasnifine dayalı ya tek yapı ölçeğinde yapılmış ya da güncelliğini yitirmiş. Bu konuyla ilgili bilgilerin toplu olarak bulunduğu ilk eser Ayvansarayî Hüseyin Efendi’nin 18. yüzyılın sonlarında yazmaya başladığı “Hadîkatü’l Cevâmi”. Tahsin Öz’ün 1962 yılında basılan “İstanbul Camileri” isimli iki ciltlik eseri ise Hadîkatü’l Cevâmi’de yer alan bilgilerin tasniflenmiş ve Türkçeleştirilmiş halini sunuyor. Dünden Bugüne İstanbul ve İslam ansiklopedileri de konuyla ilgilenenler için iki temel başvuru adresi. Bunun dışındaki kaynaklar belirli bir dönem içinde yapılmış mescitlerle ilgili bilgi veriyor. Örneğin Mimar Sinan’ın 16. yüzyılda İstanbul’da yaptığı mescitlerin listesi, haritaya işlenmiş halleri ve güncel durumlarına ÇEKÜL Vakfı’nın 2007 yılında yayımladığı “Mimar Sinan Eserleri İstanbul Gezi Haritası”ndan ulaşılabiliyor. Buradaki bilgilerin www.sinanasaygi.com sitesinde sürekli olarak güncellendiğini de hatırlatmakta fayda var. Belirli bir döneme ait belgeleme çalışmalarından biri de “Türkiye Arkeolojik Yerleşimler-TAY” projesinin 2007 yılında yayımladığı “Bizans Dönemi Marmara Bölgesi Yapı Envanteri” klasörü. Envanter her ne kadar Marmara Bölgesi’ndeki Bizans dönemi yapılarını odaklanıyorsa da, İstanbul’da mescide dönüştürülen yapılar hakkında bilgiler, kaynakça ve haritaya bu çalışmadan ulaşılabiliyor. Klasördeki bilgiler www.tayproject.org adresinden de izlenebiliyor.

Gelelim İstanbul’un mescitlerine… İlk örneklere İstanbul’un fethinin hemen ardından kurulan Müslüman mahallelerinde rastlıyoruz. Şartları her mahalleye yeni bir mescit yapmaya izin vermediği için, Bizans döneminin şapelleri (küçük kiliseleri), manastırlara ait işlevsiz kalmış yemekhane, kütüphane ve mezar yapıları yardıma yetişiyor. Bu yapıların eksikleri giderildikten sonra mahalle mescitlerine dönüştürülüyor. Topkapı’da Millet Caddesi yıkımları sırasında etrafındaki mahalle yıkılınca ortada kalan, sonrasında bir süre depo olarak kullanılan, bugün İETT garajı içinde kalan Manastır Mescidi, Kocamustafapaşa’daki Sancaktar Hayreddin Mescidi ve Atatürk Bulvarı açılırken yıkılan Unkapanı’ndaki Sekbanbaşı İbrahim Ağa Mescidi Fatih döneminde mescide dönüştürülen Bizans yapılarından...

Dönüştürülen mescitlerin yanında Osmanlı’nın inşa ettirdiği mescitler de var. Fatih’teki Âşık Paşa Mescidi, vakfiyesi 1467 tarihli Tahtakale’deki Timurtaş Mescidi ve vakfiyesi 1497 tarihli Şehzadebaşı’ndaki Burmalı Mescit, geçen yüzyıllar içinde çeşitli onarımlar geçirse de hâlâ özgünlüklerini koruyorlar. Bugün Şehzade Mehmet Külliyesi’nin gölgesinde kalan, Emin Nureddin Osman tarafından yaptırılan Burmalı Mescit, burmalı minaresiyle İstanbul’da hâlâ tek örnek.

II. Bayezid döneminde de Bizans yapılarının mescide dönüştürüldüğünü görüyoruz. Laleli’de günümüze ulaşmayan Balaban Ağa Mescidi, Karagümrük’te Kasım Ağa Mescidi, Zeyrek’teki Şeyh Süleyman Mescidi ve Ayvansaray’daki Toklu Dede Mescidi bu dönemin temsilcileri…

16. yüzyıla gelindiğinde İstanbul’un çehresini değiştiren birçok imar faaliyetine rastlıyoruz. Külliyeler, saraylar, sukemerleri, köprüler inşa ediliyor. Tarihi yarımadanın ünlü silueti bu dönemde şekilleniyor ve İstanbul bir dünya başkenti haline geliyor. Bu büyük ve zahmetli faaliyetlerin altındaki imza, Hassa Mimarlar Ocağı’nın başı olan Mimar Sinan’a ait. Sinan görev yaptığı süre içinde irili ufaklı yüz mimari şaheser hediye ediyor İstanbul’a. Bu dönemde yapılan mescitlerin sadece 19’u geçirdikleri onarımlar sonucunda özgünlüklerini kaybederek günümüze ulaşıyor.

Kocamustafapaşa’daki Arakiyeci Ahmed Çelebi (Meşeli) Mescidi, Nişanca’daki 
Arpacıbaşı Mescidi, Davutpaşa Çivizadekızı ve Davutağa mescitleri, Defterdar’daki Defterdar Mahmut Çelebi Mescidi, Kocamustafapaşa’daki Duhanizade ve Hacı Hamza mescitleri, Düğmeciler’deki Düğmeci Paşa Mescidi, Esekapı’daki Hadım İbrahim Paşa (Esekapı) Mescidi, Kasımpaşa’daki Hasan Çelebi ve Yahya Kethuda mescitleri, Draman’daki Karagümrük Emir Ali Çelebi Mescidi, Halıcıoğlu’ndaki Kaysunizade Mescidi, Hasköy’deki Kiremitçi Ahmet Çelebi Mescidi, Tophane’deki Memikethuda Mescidi, Hoca Üveyz’deki Mimarbaşı Sinan Ağa Mescidi, Büyükçekmece’deki Sokollu Mehmet Paşa Mescidi, Nişanca’daki Süleyman Subaşı Mescidi ve Karagümrük’teki Üçbaş Mescidi’ni Mimar Sinan’ın yaptığını dönemin tezkirelerinden (yapıların işlendiği defterlerden) anlıyoruz.

Bu 19 mescidin sadece birkaçı -onlar da tamamıyla değil bazı elemanlarıyla- Osmanlı’nın klasik dönem mimarisini yansıtıyor. Büyükçekmece’de minber minaresiyle ünlenen Sokollu Mehmet Paşa Mescidi ve Defterdar’daki Defterdar Mahmut Çelebi Mescidi ve Mahmut Çelebi’nin açık türbesi hâlâ 16. yüzyılın izlerini taşıyor. Her ne kadar özgünlüğünü kaybetmiş olsa da Fatih Hoca Üveyz’deki Mimarbaşı Sinan Ağa Mescidi’ne de vurgu yapmak gerekiyor. Çünkü bu mescidin hem mimarı hem de banisi Mimar Sinan.

Yoğun imar faaliyetleri sırasında bazı mescitlerin yıkıldığını görüyoruz. Birazdan okuyacağınız 16. yüzyıla ait yıkım hikâyesi, günümüzün moda deyimiyle “parsel bazında bir dönüşüm projesi”. Kanuni Sultan Süleyman’ın damadı ve veziriazamı Rüstem Paşa yaptıracağı cami için bir arsa ararken Eminönü’nde Hoca Attar Halil Ağa Mescidi’nin bulunduğu yeri görüp beğeniyor. Paşa, mescidin sökülerek başka yere taşınmasını, yerine de Mimar Sinan’ın tasarlayacağı camisinin yapılmasını istiyor. Tartışmalar sürerken, ahşap mescit çeşmeli minber minaresiyle birlikte sökülüyor ve Yenibahçe’deki yeni yerine kuruluyor. Bu olay halk arasında zaten sevilmeyen bir yönetici olan Rüstem Paşa’nın kötü ününe ün katıyor.

Bizans kiliselerinin mescide dönüştürülmesi 16. yüzyılda da sürüyor. Pammakaristos Manastırı’ndaki patrikhaneye yakınlığı nedeniyle 100 yılı aşkın bir süre rahibelerin kullanımına tahsis edilmiş Çarşamba’daki küçük kilise, 1586’da patrikhanenin buradan taşınmasının ardından Hıramî Ahmet Paşa tarafından mescide dönüştürülüyor. Yakın zaman önce betonla kaplanan çatısı dışında, mescidin her iki döneme ait özelliklerini koruduğunu söyleyebiliriz. 17. yüzyılın ikinci çeyreğinde mescide dönüştürülen Aziz Nikolas Kilisesi’nin hikâyesi diğerlerine göre çok ilginç… Türkiye’deki Bizans sanatı araştırmalarının duayeni kabul edilen Prof. Dr. Semavi Eyice’nin “Dünden Bugüne İstanbul Ansiklopedisi”nin ilgili maddesinde aktardığına göre yapı bir dolandırıcılık hikâyesinin ardından mescit yapılıyor: 1475 yılında Osmanlı donanmasının fethettiği Kırım’daki Kefe halkının bir bölümü İstanbul’a getirilmiş. Ermeni ve Cenevizli Katoliklerden oluşan Kefelilerin bir bölümü Anadolu yakasında bugün Kefeliköy olarak anılan yere, kalanları ise Karagümrük çevresine yerleştirilmiş. İbadetlerini sürdürmeleri için sonradan Kefeli Mescidi’ne dönüştürülecek yapı tahsis edilmiş. Aziz Nikolas Kilisesi adı verilen yapının bulunduğu Karagümrük’e 1626 yılında “Çancı Keşiş” lakabıyla tanınan bir keşiş gelmiş. Keşiş, yanında getirdiği röliğin (kutsal eşya) ve padişaha sunacağı hediyenin Aziz Nikolas Kilisesi’nde görevli bir rahip tarafından çalındığını iddia etmiş. Fakat bu sırada keşişin çalındığını iddia ettiği rölik ve hediyeyle birlikte İstanbul’u terk ettiği söylentisi yayılmış. Mahalledeki Müslümanlar kilisenin kapısına kilit vurmuş. Hediyenin padişaha iletilmesini istemiş. Sorun çözümlenmeyince müftüyle birlikte kiliseye giren cemaat burada namaz kılmış ve kilise mescide çevrilmiş.

17. yüzyılda Merzifonlu Kara Mustafa Paşa’nın Karaköy’de yaptırdığı bir caminin yerine, 1900’lü yılların başında bir mescit inşa edilmesi ve mescidin 1950’li yıllarda Menderes Yıkımları’yla sonlanan kaderi de, mescitlere verdiğimiz değerin anlaşılması bakımından hayli ilgi çekici. Yıkılmak üzere olan caminin arsasına bir mescit yapılmasına karar veriliyor. Tasarım işi dönemin ünlü mimarı Raimondo D’Aronco’ya sipariş ediliyor. D’Aronco, İstanbul’da o yıllarda mimaride egemen olan Art Nouveau akımının en güçlü temsilcisi. Dolayısıyla da yaptığı tasarım bu akımın yansımalarını taşıyor. 1903 yılında yapılan Karaköy Mescidi kısa zamanda Karaköy’ün simgelerinden biri oluyor. Ne var ki İstanbul’da birçok tarihi eserin yok olmasına neden olan yol açma çalışmaları Karaköy Mescidi’ni de etkiliyor. Aslında mescidin numaralandırılarak sökülmesi ve başka bir yere taşınması kararlaştırılıyor. Ancak 1950’li yılların sonunda sökülen taşlara bir daha rastlanmıyor. İstanbul mescitlerinin farklı örneklerinden biri, hem de sapasağlamken, yok olup gidiyor. 

Karaköy Mescidi’yle çağdaş Sirkeci’deki Hobyar Mescidi’nin tasarımındaki imza Vedad Tek’e ait. Birinci Ulusal Mimarlık akımının temsilcilerinden Mimar Vedad Tek’e, bugün “Büyük Postane” olarak bilinen “Posta ve Telgraf Nezareti Binası” yapımı sırasında, inşaatın köşesinde harap durumda olan Hobyar Mescidi’nin yenilenmesi teklif ediliyor. Vedad Tek’in erken Osmanlı dönemine öykünen tasarımı 1909 yılında inşa ediliyor. Bu yapı, Vedad Tek’in uygulanmış tek mescit projesi olma özelliğine sahip. Bir diğer özelliği de Birinci Ulusal Mimarlık akımının izlerini kaybetmeden günümüze kadar ulaşmış olması.

Bu tarihten itibaren Osmanlı’dan devraldığımız mimari gelenek yavaş yavaş kaybolmaya başlıyor. Tahsin Öz’ün “İstanbul Camileri” isimli eserinin giriş bölümünde aktardığına göre hükümetin 1928 yılında aldığı tasarruf tedbirleri de bu süreci hızlandırıyor. Karara göre birbirine yakın cami ve mescitlerden cemaati az olanların görevlileri geri çekilerek kapılarına kilit vuruluyor. Bu seçim yapılırken yapıların tarihi özellikleri göz önünde tutulmuyor. Bazıları kiraya veriliyor ya da satılığa çıkarılıyor. Boş kalanlar da evsizlerin işgaline uğruyor. Prof. Dr. Semavi Eyice “Tarih Boyunca İstanbul” isimli eserinde, 1930-1950 yılları arasındaki İstanbul gazetelerinde kiralık veya satılık mescit ilanlarına sıkça rastlandığını bildiriyor. 1950-1960 yılları arası, İstanbul mescitlerinin en çok yıkıma uğradığı dönem. Barbaros Bulvarı, Beşiktaş-Karaköy arasındaki cadde, Atatürk Bulvarı, Vatan ve Millet caddeleri açılırken birçok tarihi eserle birlikte mescitler de sorgusuz sualsiz yok ediliyor. 1960’dan günümüze kadar uzanan döneme ise hiç çekinmeden “mescit ve cami mimarlığında görgüsüzlük akımı” ismini verebiliriz. Aslında bu, mimarların içinde olmadığı bir mimari akım! Bu topraklarda yüzyıllardır farklı örneklerini gördüğümüz mahalle mescitleri yerini, mimari projesi olmayan dört minareli, bol şerefeli, kocaman mahalle camilerine bırakıyor. Mahalleler arasında kim daha büyük cami yapacak yarışı hâlâ sürüyor.

Bu noktadan dönüp İstanbul’un yeni mescitlerine baktığımızda vahim bir manzarayla karşılaşıyoruz. Artık İstanbul’da mescit dendiğinde otogar, havaalanı, alışveriş merkezleri ve benzeri yerlerin dört duvardan oluşan odaları akla geliyor.

NTV'nin İstanbul Ansiklopedisi için 2009'da yazmıştım.





28 Şubat 2015 Cumartesi

Güle güle Yaşar Kemal!

2011 yılında Rezzan Has Müzesi'nde düzenlenecek, Mehmet Kutlu'nun birçok ünlü sanatçının seramik panolarından oluşan sergisi için katalog fotoğrafları çekmiştim. Mehmet Kutlu'nun atölyesinde çalışırken Yaşar Kemal, eşi Ayşe Semiha Baban ve Zülfü Livaneli ile atölyeye geldiler. Bana da Yaşar Kemal'i dinlemek ve deklanşöre sıkça basmak düştü.


11 Mayıs 2011 (benim oğlanın doğumundan tam tamına 3 yıl önce)


13 Ocak 2015 Salı

Beşiktaş-Sarıyer minibüsünden cep telefonu gözlemleri

Dün Yıldız'dan Beşiktaş-Sarıyer minibüsüne bindim. 1. Levent'e kadar yaklaşık 15 dakika sürecek seyahatim sırasında boş boş oturacağıma gözlem yapayım dedim. Sonuçlar söyle: Cep telefonu "moderen" Türk tipinin alametifarikası olmuş çoktan... Minibüsteki 15 kişiden 4'ü erkek, 11'i kadındı. 

Erkekler: 4 erkekten biri bütün yolculuk boyunca cep telefonuyla oynadı (whatsapp). Diğer üç erkeğin -ben dahil- elinde cep telefonu yoktu. 

Kadınlar: 11 kadının 9'u telefonu elinde sürekli olarak tutuyordu. Elinde telefon tutanların 5'i sürekli olarak telefonlarıyla oynadı. Görebildiğim kadarıyla 5 kişinin zaman geçirdiği sosyal medya araçları şöyle: 3 whatsapp, 1 instagram, 1 facebook. 

Kadınlarda soğuk havalarda şöyle de bir tutuş şekli gelişmiş: Sol elde eldiven, sağ el eldivensiz ve cep telefonu tutar vaziyette. Hele hele bir kadın vardı ki çok acayip, soğuktan titrer vaziyetteydi ama telefonuna gelecek bir mesajı veya çağrıyı eldivensiz sağ eliyle bekliyordu. Ben inene kadar maalesef gelen giden olmadı. 

Bir kadın (diğerine göre daha akıllıca bir çözüm bulmuş) eldivenden sadece baş parmağını çıkararak telefonuyla oynadı. 

11 kadından elinde cep telefonu tutmayan iki kişiden biri 15 dakikalık yolculuk boyunca bir kez telefonuna baktı. Diğeri telefonunu cebinden çıkartmaya yeltenmedi. Herhalde benim gibi "moderen" olamamış diye düşündüm. 

Çıkardığım sonuçlar:
1. Eldiven firmaları baş parmağı kolayca çıkarılabilen cep telefonu dostu eldiven yapmaya başlasın.
2. Cep telefonunu ikinci el alacaksan (ikinci el arabanın aksine), telefonunun sahibinin erkek olmasına dikkat et!

Not: İstatistikleri bozmayayım diye gözlemlerimi minibüste cep telefonuma kaydetmedim :)

8 Aralık 2014 Pazartesi

Mektepten iki arkadaşın buluşması

Haluk Özberki'yi geçen mayıs ayında kaybettik... Rasih Nuri İleri'yle aynı yılda, 1920'de doğmuşlardı. Galatasaray Lisesi'nde sınıf arkadaşlarıydı. Geçtiğimiz gün Rasih Nuri İleri'yi Haluk Bey'in yanına yolcu ettik. Şansları bol olsun, kadehleri rakı dolsun...

Fotoğrafı 2011 yılında Doğan Apartmanı'nda bir öğle vakti çektim,
yönetmen Kurtuluş Özgen Nail V. Çakırhan belgeseli için Rasih Nuri İleri'den görüş alırken...
Öğlenleyin gelini Mahmure Hanım'dan bir duble rakı istedi.
Çakırhan'ı elindeki kadehle anlatmaya devam etti.